2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

deney, dijital, dijital detoks, konfor alanı!, oylesine, sosyal medya, Uncategorized

dijital mi detoks?

dijital detoksmuş.

google’a sorayım dedim böyle bişey var mı diye, yani sözlük açıklaması filan, hakikaten varmış.digitaldetoxne diyo kısaca?

dijital detoks: stresi azaltmak veya gerçek dünyadaki sosyal etkileşime yönelmek amacıyla bir insanın elektronik cihazları (akıllı telefon, bilgisayar vs gibi) kullanmayı bıraktığı zaman dilimi.

vay arkadaş…

hangi ara böyle şeylere ihtiyaç duyar olduk?

oturup black mirror izlemeyi biliyosun da orada işlenen konulara adım adım çok yaklaştığımızın da farkında mısın?

geçen hafta 14 yaşında bir kız, bir şapka markasının reklam yüzüymüş, lakabı “Dolly”, internette uğradığı saldırılara dayanamayıp intihar etti. link koyuyorum ama bak hemen gitme. dur oku bunu, çok yazmicam zaten. sonra ona bakarsın. ne diyodum. avustralya’da. bak avustralya diyorum. google’da görsel aratınca kanguru fotoğrafı çıkan bir ülke burası. böyle bir yerde, 14 yaşında bir kız “internet zorbalıklarına dayanamayarak” intihar ederse, sen o şapkayı çıkarıp karşına koyup biraz düşüncen hacı. bu iş nereye gidiyor, neresinden tutsan elinde kalıyor – napsan işine yarıyor, hayatının ne kadarı neyle geçiyor, zamansızlıktan şikayet ederken hayatında internet bir şekilde olan kişilerin günde ortalama 7 saat herhangi bir ekrana baktıklarını ve bunun yaklaşık 3 saatinin akıllı telefon ile geçtiğini biliyo musun? sonra spor yapamam, kitaba zaman yok, en yakın arkadaşını “öylesine” en son ne zaman aradın?

biraz telefona değil de aynaya baksan. selfie çekerken nasıl gözüktüğünü merak ettiğin için değil, mecazi anlamda işte, ya da gerçekten git bak ve konuş kendinle.

sende de sürekli izleniyormuşsun hissi var mı? o an bile rahat konuşabiliyor musun kendinle, merak ettim.

lisede bir ara aynı sınıfta olduğun ama senelerdir iletişim kurmadığın kişilerin bazen ayakları bazen yakın plan kafaları, ofisten arada kafanı bir kere aşağı indirerek selamlaştığın kişilerin yazın bitmek bilmeyen yunanistan tatil fotoları ve kışın da yazın çekip paylaşmadıkları şeyleri paylaşmaları, her ama HER CUMA mutlaka rakı kadehini tokuşturanların boomerang’ları, her ama HER CUMARTESİ sabah koşmaya filan gidenlerin sahilde zıplayarak X olma boomerang’ları, kışın limitsizce yazı özleyip yazın off çok sıcak diye dudak bükenler… liste uzar gider. gizli gizli şeyma’ya, kerimcan’a, viktoryassikrıt encıllarına filan baktığını herkes biliyor, saklama şimdi. beyninde nasıl karışık ve dolu bir veritabanı var… bunların arasında ordan burdan takip ettiğin kaliteli içerik üretenler veya can arkadaşların da oluyor ama hem arada kaynıyor, hem de muhabbetin baltalanıyor hacı farkında mısın? artık arkadaşının en son nerede ne yaptığını bilir olduğundan onla bir araya gelince 7.dakikada filan konuşacak şeyin tükeniyor ve manzara şuna dönüyor:

cellphones

annenin, aysel teyze’nin filan orda olmasına ilk başlarda şaşırıyodun, ya şimdi? günler bile wassap gruplarından yapılıyor, altınlar bitcoin’le takas ediliyor, gıybetler için bir araya gelip kahve içmek yerine screenshot’larla mesajlaşmalar akıyor, eskiden löp löp yaprak sarmaları götüren nurcan hala botoks yaptırıyor, babalar kahvede pişti yerine telefondan poker oynuyor, gündelik hayatta görmezden gelebildiğimiz şeyleri iki mavi tık ile görmezden gelemiyoruz

madem online’sın neden bana yazmadın kavgaları, birbirinin telefon şifresini bilmenin birbirine aşırı güvenmek olduğunu sa(vu)nan çiftlerin iç acıtıcı halleri, kalem kitap tutmak için gelişmesi gereken parmakların tablet açmak için gelişmesi ve bebeler yutub’dan kendi istediği videoyu açınca ailelerin aferim akıllı çocuğuma nidaları. ha tabi sonradan yavrum bırak şunu artık elinden’e hızlıca geçiş var, unutmamak lazım.

karikatur-facebook3

daha sayayım mı?

dijital detoksmuş…

her bir platformun ayrı güzelliği olmasının yanı sıra ayrı dark side’ı var. artık akıllı cihazında hangi uygulamada ve ne kadar zaman geçirdiğini kaydedip sana ayar veren uygulamalar var. bunları da bile isteye sen indiriyosun ha.

çıldırıyoruz. ve bu daha başlangıç.

irade sıfır, bilerek isteyerek bişey okumak sıfır, kitap filan hak getire, varsa yoksa boynu bükük sosyal medya takibi.

bunların bir de senin algını nasıl yönettiği, isteklerini&hayallerini nasıl tükettiği ve seni nasıl mantıksız hareketlere sürüklediği filan apayrı. oralara girmeyeyim. girmeden döneyim ben hatta hacı, konu baya dağıldı çünkü, ben baya darlanmışım sanırım.

arada bir kaç kez telefonsuzluk denemem oldu. yogalı filan öyle bişey de değil, evde baya, kendi kendime, telefonu komple kapatıp, çekmeceye koyup 2 gün hiç bakmadan geçirdiğim filan. gerçekten iyi gelmişti, o ayrı. ama son dönemlerde bu kirlilikten gerçekten çok bunaldım. meditasyon filan yapayım desem, ki öyle aşırı yapıyorum çok yogik yaşıyorum filan yok ha, deniyoruz işte kendi kendimize, sessizce oturmak diyelim sadece, sessiz bir ortamda sessizce oturmaya çalışmak, o da olmuyor ki, beynin 8x kirlendiyse yapmaya çalıştığın meditasyon 0,8x filan bile temizlemiyor.

meditasyon yaparken fotoğrafını çektiren var hacı.

dijital mi detoks?

neyse.

gözümün önüne böyle kareler gelmesinden, gereksiz kişilerle ilgili gereksiz bilgiler biriktiriyor olmaktan, ondan bundan şundan biraz(?) darlanıp telefonda bir temizlik yaptım ve bir süre sahalardan uzağım.

işime yarayan ne var; twitter ve linkedin. buralar dışında her yerden (insta, feysbuk filan) elimi çektim. dijital detoksmuş. tam o değil benimki aslında da. sayılır.

övünmüyorum bu arada ha, iradeli bir insan olsam zaten mesela “o son 5 kilo”mu da verip kötü alışkanlıklarımı çoktan bırakmış olurdum.

gel abi sen de yap, bi dene bakalım filan yok. sen ne istiyosan onu yap hacı, kim ne karışır, bakalım ben bi tur bunu göreyim dedim, umarım bir süre dönmem sahalara. bakalım. görcez.

sonrasında neler düşündüm onu da paylaşcam kadjsldkjlaskj yok be ne paylaşcam. bazı konularda bir miktar konuşmak yeter.

ha ama eğer bu yazı iyi ya fena değil filan deyip birileriyle paylaşmak istersen ateşle ya, şeyapma ahjsdajsdhjsd

hadi eyvallah.

gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Oyunlaştırma a.k.a. Gamification – I

Gamification. Oyunlaştırma. Dijital pazarlama, sosyal medya, insan kaynakları süreçleri, iş yerinde motivasyon sağlama… nedeni ne olursa olsun bu kavramı bir yerlerden duyduysan bu konuyla biraz ilgilenmişsin demek. Son dönemlerde daha sık duyulmaya başlayan bu kavramla ilgili aklındakileri bir kenara bırakıp işin biraz da temelini öğrenmeye ne dersin?gamificationdddd

Oyun Oynamak – Sektörel Bilgiler ve Motivasyon Kaynakları

“oyunlaştırma” kelimesi “oyun” kökeninden türetilmiş ve tabii temelinde de bazı oyun mekanikleri yatıyor. Bu nedenle aslında öncelikle biraz oyun sektöründen, oyunlardan ve oyun araçlarından bahsetmek iyi olacak.

Bir kaç sayı ile oyun sektörünün günümüzdeki önemini belirtmek gerekirse;

  • 2,1 milyar: dünyada toplam 7,5 milyarlık nüfusun 2,1 milyarı aktif bir şekilde oyun oynuyor: 565 milyonu Çin’de, 160 milyonu ABD’de ve 71 milyonu Rusya’da.
  • 30,8 milyon: Türkiye’de aktif oyun oynayan kişi sayısı.
  • 99,6 milyar dolar: 2016’daki küresel oyun sektörü hasılatı.
  • 106,5 milyar dolar: 2017 için beklenen küresel oyun sektörü hasılatı.
  • 112,5 milyar dolar: 2018 için beklenen küresel oyun sektörü hasılatı.

Bu sayılar bile aslında günümüzde bu sektörün ne derece önemli olduğunu gösteriyor.

Peki bunlar dışında, yani işin matematiğini bir kenara bırakırsak, çok basit fakat önemli bir soru var: insan neden oyun oynar? Sen neden oyun oynuyorsun?

Bunun çok göreceli olmakla birlikte birçok nedeni var. Oyun oynama motivasyonunun arkasında strateji oluşturmak, meydan okumak, problem çözmek, rekabet yaratmak, takımca çalışmak, sosyalleşmek, rol yapmak, kişisel olarak fark edilmek, başarma hissini sevmek gibi bazılarına neredeyse “insancıl ihtiyaç” diyebileceğimiz eylemlere ve hislere ek olarak hemen hemen herkes için geçerli tek bir neden yatar: oyun oynamak eğlencelidir 🙂

Play vs Game

Oyun oynama kavramı üzerine konuşurken şunu akılda tutmak gerekli: bahsedilen şey bir kurgusu olan oyun oynamak, öylesine oynamak değil.

Yani bu konuda yazılan kaynaklarda uzun uzun anlatılan “play VS game” farkını akılda tutmak lazım.

“play” kelimesi Antik Yunanca’da “amacı olmayan ve sadece eğlenmek için yapılan aktiviteler” anlamına gelen “Paideia” kelimesinden gelmektedir. “play”in bir kazananı veya kaybedeni yoktur, sadece eğlenmek, güzel vakit geçirmek ve keyif almak için yapılan aktivitelerdir.

“game” ise “play”e göre daha ciddi bir anlam taşımaktadır ve ““belirli kurallar çerçevesinde bir amaca ulaşılmaya çalışılan ‘play’” anlamına gelen “ludus” kelimesinden türemiştir.

Örnekle anlatmak gerekirse, deniz kenarına gidip kumlardan kale yapmak bir “play” iken basketbol oynamak bir “game”dir.

Amerikalı oyun tasarımcısı Jane McGonial, “The Reality is Broken” isimli kitabında, oyunlarda sergilenmesi gereken dört temel kategoriden bahseder: amaçlar, kurallar, geri bildirim sistemi ve gönüllü katılımcılık.

(bu paragrafta Alper ve Kubi’yi çok andım, eyvallah gençler)

Oyun Oynama Mekanikleri

Oyun oynamanın arkasındaki mekanikleri bir görselle gösterecek olsak temelde şöyle bir şey ortaya çıkardı:

games

Aslında bu görselin de anlattığı ve oyun kavramının kapsadığı temel noktaların büyük bir kısmı oyunlaştırma için de geçerli: yukarıdan başlayarak saat yönünde sıralı şekilde: aktivite, hayal gücü, kurallar, güvenlik, hedefler, karar mekanizması, gönüllülük, çekişme, birlikte çalışma, maddi kazanç şartı olmaması, rol yapabilme ve belirsiz sonuç olasılığı.

Tüm bunlar oyun oynama mekaniklerinin en sık kullanılanları gibi düşünülebilir.

İşte gamification, yani oyunlaştırma da çok temelde ve tek cümleyle “oyun oynamanın temel mekanizmalarını hayatın başka alanlarına uyarlamak” şeklinde açıklanabilir.

Oyunlaştırma Nedir, Ne Değildir, Faydaları Nelerdir?

Oyunlaştırma,

  • her şeyi oyuna çevirmek,
  • iş yerinde oyun oynamak,
  • oyunların iş kapsamındaki her türlü entegrasyonu,
  • sadece PBL kullanımı (Points, Badges, Leaderboard: Puan, Rozet, Liderlik Tablosu),
  • oyun teorisi

DEĞİLDİR 🙂

Bunlardan bazılarını okuyunca belki “e tabii ki yani…” demiş olabilirsin ama en baştaki anlaşmamızı unutma, bildiklerini bir kenara bırakarak okuyorsun bunu, değil mi? J oyunlaştırma deyince hayatımızdaki veya iş yerindeki her şeyi oyuna çevirmek gibi fikirleri olanlar da oluyor, bunu iş yerinde oyun oynamak (?) gibi anlayan da oluyor. Ve son dönemlerdeki popüler kullanımı ile bu kavramı duyunca hemen puanlandırma ve ödüllendirme sistemi düşünenler de oluyor.

Oysaki oyunlaştırma, oyunla ilgili kavram ve dinamikleri, temel mekanikleri oyun olmayan bir konseptte kullanmaktır.

Gamification3

Oyunlaştırmanın başlıca faydaları:

  • insanların daha katılımcı ve verimli olmasını sağlar,
  • gündelik ve belki monoton/sıkıcı gözükebilecek işleri daha keyifli hale getirir,
  • beynin daha aktif çalışmasına yardım eder,
  • öğrenmeyi kolaylaştırır,
  • hem uyarıcı hem zorlayıcıdır,
  • insanların hata yapmalarına ve hatalarından öğrenmelerine olanak sağlar,
  • oyun oynama becerisini destekler,
  • yaratıcı düşünmeye teşvik eder.

Oyunlaştırma bunu nasıl yapıyor, nasıl verimli bir şekilde tasarlanabilir, örnekleri nelerdir… bunlardan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Not: Şunu söyleyeyim, ben bir oyunlaştırma uygulayıcısı değilim, kim olduğuma buradan bakabilirsin, bu konuyu keşfettiğinden beri bunla ilgili okuyan, araştıran, şu an bir eğitim alan ve Gamification Turkey ekibine gönüllü destek olan bir oyuncuyum 🙂 Burada yazdıklarım ise bazı yerler alıntı olmak üzere araştırmalarımın bir sonucu. O nedenle bu konuda her türlü yoruma açığım, bekliyorum!

Uncategorized

10.01

çok klişe bir şekilde 2018 beklentileri temalı bişeyler yazayım, 2 hayal kurayım diye diye 19-20 gün filan oldu.

2018 geldi, 10 gün bile geçti, bugün çarşamba oldu, hafta çarşamba bitince diğer kalan 2 gün göreceli rahat geçiyor, hafta sonuna az kaldı gibi geliyor, bir son dakika golü olmazsa da gerçekten o 2 gün de hemen geçiyor, ha geçiyor da noluyor, hafta içi zaman 2x yavaşlıyorsa hafta sonu 8x hızlanarak geçiyor ve yine pazartesi sendromu hafifletmek için elimizde long drink’lerimizle (büyük bardak çay) netflix’te bişey bulmaya çalışıyoruz. bir de öyle bir döngü girdi hayatımıza, ya da hayatıma mı demeliyim, bilemedim, ama bir çok kişinin benzer bir döngü yaşadığını düşünüyorum, ne izleyeceğine karar verememek. “hadi bişeyler izleyelim” ile play tuşuna (tuş dediğimiz de ipad ekranındaki bir işaret) basma arasında geçen süre sürekli uzuyor, dipsiz netflix, allahsız netflix, hdfilmcehennemi’nde filan olsa izlemeyeceğimiz diziler netflix’te olunca “abi çohiyi” oluyor, distopik oluyor, tamam çekimler iyi de allasen nerde o eski diziler, heyecanlı bekleyişler, eski dediğim de breaking bad zamanları filan, br ba. ne diyodum, netflix’te bişey bulmaya çalışıp bulamadıkça ve zaman geçtikçe bu sefer de “film açsak 2 saat 47 dk, 3 saat de sen ona, saat 10’u geçti, geç yatmasak mı ne” filanlar giriyor, bir de o kadar alışmışız ki evde izlemeye artık her şeyi, sinemalar zorlamaya başladı mı seni de karşim? tek ara var ya hani, istediğin zaman durdurup mola veremiyosun. geçen bundan şikayet edeni de duydum. really.

işte o yüzden alışmakla şımarmak arasındaki çizgiyi iyi belirlemek lazım ki, doyumsuzluk yüzünden dertlenmeyesin.

alışmakla ilgili negzel sözlerimiz var, aç kulağını dinle karşim, ya da yaz bi yere, al kopi peyst: alışmadık g.tte don durmaz, alışmış kudurmuştan beterdir, alışmış kursak bulamacını ister, insan göre göre hayvan süre süre alışır; bak bunları hep demişler, hepsi de doğru değil mi ama? en çok hangisi doğru sence, yani sana “işte bu” dedirten ne oldu? ben karar veremedim şimdilik.

gençliğimde bir yerde okumuştum, “insan önce alışır sonra sever” diyodu, kim dediydi bunu ya? bi kitapta mı görmüştüm? dur hatırlıcam. neyse. bu arada bence neyse >> aynen (neyse büyükbüyük aynen). abicim tiksindim kelimeden ya, bir aynen’le günler geçiyor, kavgalar tartışmalar başlamadan bitiyor, millet beyinsizleştikçe aynen diyor ve bulaşıcı hastalık gibi mk, karşılıklı aynen’leşerek vedalaşıyoruz artık. ama neyse öyle mi ya, neyse negzel bağlıyo bissürü şeyi, nys diyosun geçiyo, ne diyodum, insan önce alışır sonra sever hı, ben buna katılıyorum bak, bu doğru. hakkaten de manitasyon işleri de olsa kanking de olsa ofis durumları da olsa önce bi insana veya o hisse biraz bi alışıyosun he, tavrına bakışına sesine filan, sonra ufak ufak geliyo sevme kafası, veya sevmeme. gerçi sevmeme çok ani de gelebiliyo, o çok ince. o biraz korkutucu değil mi sence de? son dönemlerde güzel kafalı insanlar arada diyor ya, sevgisiz kaldık, sevgi bizi kurtaracak, love is all we need filan, katılıyorum he, hakkaten, ben de düşünüyorum bunu, bizi neyden ne kurtaracak belirsiz, buradaki x’ler y’ler çok değişebilir, ama delirmekten ve şiddetten sevgi kurtaracak gerçekten, kurtarabilir. o nedenle elini kötü alıştırma karşim, sevgini korkarak kullanma, korkuyla sevgi birbirini trollemek için kıyasıya tespit üretirler, kanma onlara, aynen de geç, dinleme, uza.

şarkıcı toraman “nasıl oloyor zaman bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor” demişti, bilmem hatırlar mısın, hatırlamazsan da gugıllarsın belki, ya da üşenirsin, ben ne bileyim, aç bişey izle.

bişeyler okuyunca bana hayat güzel geçiyor, ben onu anladım, ışıklı şeyler beni yoruyor karşim, 32 yaşındayım, yoruyor, bütün günümüz sabah uyandığımızdan itibaren o kadar yapay ışık, ısı, nesne, gülümseme, aynen’leşme, ses arasında geçiyor ki gün – arada kaçamak yaratmazsan o ince sevmeme çizgisini hemen kaybedebilirsin he, dikkatli ol karşim. önce kendine sabrın, sevgin, saygın olsun ki gerisi gelsin. zincirleme. kafanın içinde teletabilerin “hayat sevince güzel” şarkısıyla el ele dans etmelerini bir tek sen sağlayabilirsin, unutma e mi karşim, hadi bakalım, mesajsız da bitiremedim ya la yazıyı, kendine iyi bakıyosun tammmam? ayyynen.

2018, facebook, filmora, instagram, messenger, snapchat, sosyal medya, twitter, whatsapp, youtube

2018’DE SOSYAL MEDYA DÜNYASINI NELER BEKLİYOR?

En kolay kullanılan video düzenleme uygulamalarından biri olan Filmora, bu sene de son bir kaç senedir yaptığı gibi 2018’de sosyal medya dünyasının tahmin edilen kullanım oranlarını bir infografik ile derlemiş.

AI (artificial intelligence – yapay zeka) ve AR (augmented reality – arttırılmış gerçeklik) gibi teknolojinin gelişme ve yayılma hızını göz önünde bulundurunca önümüzdeki senelerde neler görebileceğimizi tahmin etmek gittikçe zorlaşsa da Filmora’nın bu konuda genel anlamda başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Video kullanımı gittikçe artacak. Facebook, Snapchat, Instagram ve Twitter video kullanımına yönelik yatırımlarına devam edecek.

Video kullanımına ek olarak canlı yayın paylaşımları artmaya devam edecek. Facebook canlı videolarının normal videolardan 3 kat daha uzun süre izlendiği göz önünde tutulursa videonun gücü ve önemi daha iyi anlaşılabilir.

Snapchat’ten sonra Instagram, Facebook ve hatta Whatsapp’a kadar gelen “hikaye paylaşımı” artacak ve daha efektif kullanılacak.

AR dünyasının yaratıcı ve inovatif yönleri hayatımızda daha çok yer alacak.

Chatbot ve AI kullanımı sayesinde markaların müşterileriyle daha iyi bir bağ kurması sağlanacak ve anlık iletişim artacak.

“doğuştan dijitalciler” olarak bilinen, 1995 – 2012 arasında doğan Z jenerasyonu kullanımı çok etkileyecek ve aslında en çok onların eğilimi oranları belirleyecek.

Tam bir Türkçe karşılığı olmayan fakat “etkileyen pazarlaması” gibi çevrilebilir bir terim olan  “influencer marketing” yatırımları artışta olacak. Bu yöntem ile markaların çok iyi etkileşim oranlarına çıktığı ortada.

Bir çok uygulama için o uygulamaya akıllı cihazdan erişim oranı masaüstünden erişim oranından daha fazla. Bu artışa devam edecek ve tabii buna paralel olarak akıllı cihaz kullanan insan sayısı da gittikçe artacak.

Sosyal mecralardan mesajlaşmada ise yine Whatsapp zirvede. Onu Messenger ve Wechat izliyor.

Yukarıdaki linklerde yer alan bilgileri derleyip kendi verilerini de ekleyerek sosyal medya dünyası için “2018 falı” oluşturan Filmora tahminlerinde ne kadar doğru çıkar bekleyip göreceğiz fakat ne olursa olsun bu pazarın gittikçe büyüdüğü bariz bir şekilde gözüküyor!

Sizin tahminleriniz nasıl?

deney, Elon Musk, ilham verici, konfor alanı!

ELON MUSK VE 30 GÜNLÜK İLGİNÇ DENEYİ

Başarılı girişimcilerin kariyerlerinde bazen birden fazla kırılma noktası olduğunu, zihinlerinin farklı çalıştığını ve deneyimlerinden öğrendiklerini çok iyi değerlendirdiklerini biliyoruz.

Son dönemlerde Mark Zuckerberg ile AI konusunda olan atışmasıyla gündemde olan ve dünyanın en başarılı girişimcileri arasında sayılan Elon Musk’ın da hayatında bir dönem 30 günlük ilginç bir deney yaptığını biliyor muydunuz?
Öncelikle Elon Musk hakkında bir kaç kısa bilgi:
  • 1971 doğumlu.
  • 12 yaşında kendi hazırladığı ilk bilgisayar oyununu satar.
    20’li yaşların sonunda multimilyoner olur.
    Tesla şirketinin sahibi, ortağı ve CEO’su.

Image: Musk, CEO of Tesla Motors and SpaceX, attends the Reuters Global Technology Summit in San Francisco

Elon Musk henüz bir üniversite öğrencisiyken mezun olduktan sonra ne iş yapacağını düşünmek yerine insanlığın hayatta karşılaşabileceği büyük zorlukları ve bunlarla ilgili ne yapabileceğini düşünür. Dönüştürülebilir enerji kaynakları üzerine çalışma fikri de bu dönemlerde gelişmeye başlar.

Hayatta eğer bu konuda bir şekilde başarılı olacaksa ilk önce minimum yiyecekle nasıl idare edebileceğini görmesi gerektiği sonucuna varır ve 30 gün boyunca yiyeceğe her gün sadece 1 dolar harcamaya karar verir. Bol bol sosisli sandviç ve makarna gibi yiyeceklerle geçen bu ay sonunda başardığını görür; kalabileceği bir yer ve bilgisayarı olduktan sonra 30 dolar ile ayı bitirebilmiştir.
Bu ona şu bakış açısını getirir: girişimci olup kendi işini yapmaya başladığında ilk başlarda ayda 30 dolar bile kazansa geçinebilecektir ve kendini başarılı görecektir.. ki işler buna benzer şekilde gelişir. İlk şirketini kurduğunda günlerce, aylarca şirkette uyur ve duşu bile yakınlarda bir dernekte alır!
Şu anki servetinin 15.5 milyar dolar olduğunu düşününce, diğer bir çok etkene ve kişisel özelliklerine ek olarak dışarıdan çok basit gözüken bu “konfor alanından çıkma” deneyinin ona bambaşka bir bakış açısı kattığı ortada; değil mi?
Siz böyle bir deney yapmak isteseniz konfor alanınızın size sunduğu hangi rahatlıklardan ödün verirsiniz?
comf
ilham verici, konfor alanı!, saadet :)

PARAYLA SAADET OLUR MU?

1976 yılında bir şarkı sözü olarak hayatımıza girip neredeyse “özdeyiş” haline gelen “Parayla saadet olmaz” savı bazı insanlar için istedikleri kadar para kazanamadıkları veya biriktiremedikleri için bir avuntu, bazı insanlar içinse baştan kabul edip hayatlarını üstüne kurdukları bir öğreti.

Bu sadece bize özgü değil – dünyada genel anlamda kabul gören bir konu. Ve tabii ki araştırmaya açık!
Peki.. para saadet alamıyor belki ama, daha az stresli ve daha sağlıklı yaşamamızı sağlayan şeyleri almamızı sağlayabilir mi?
sad-face-plus-money-equal-happy-face
University of British Columbia ve Harvard Business School araştırmacıları tarafından yapılan bir  araştırmaya göre para doğru bir şekilde kullanıldığında gerçekten mutluluk satın alabiliyor!

Araştırmacılar Amerika, Danimarka, Kanada ve Hollanda kökenli 6000’den fazla yetişkin birey üzerinde aşağıdaki 3 başlık altında çeşitli çalışmalar yapmış:

  • Kendilerine boş zaman yaratmak için harcadıkları para miktarı.
  • Hayattan tatmin olma seviyeleri.
  • Hayatlarındaki stres seviyeleri.
İlginç sonuçlar mevcut.. bireyin kazandığı para arttıkça bunu harcamak için zaman bulamamaya başlıyor, bu da gündelik hayatındakilere ek bir stres kaynağı oluyor. Kazanılan paranın bir kısmını kendisine boş zaman yaratmak için çeşitli hizmetlere (ev temizliği, yemek yapma, ulaşım vs) harcayan bireyler daha mutlu, daha sağlıklı ve daha az stresli yaşıyorlar – zamanlarını daha tatmin edici aktivitelere ayırabiliyorlar.
Bu araştırma kapsamında yapılan bir saha deneyinde Kanada’dan 60 adet bireye 40 dolarlık iki çek veriliyor – biriyle bir hafta sonu zaman yaratıcı bir harcama, diğeriyle de bir sonraki hafta sonu maddesel bir harcama yapmaları söyleniyor. Ve sonucunda nasıl hissettikleri takip ediliyor.. sonucunda görülüyor ki bireyler zaman yaratıcı bir harcama yaptıktan sonra kendilerini çok daha mutlu hissediyorlar.

818 adet Hollandalı milyoner gündelik ev işleri için bir harcama yapmaktan hoşlanmadıklarını itiraf etmişler!

Ve bu araştırmaya katılan her 98 bireyden 2’si böyle bir zaman kazanmak için haftalık maksimum 40 dolar ayırabileceğini belirtmiş.

 

Bu tür araştırmalarda alınan sonuçlara göre bir birey ev işi gibi gündelik işlerle uğraşmadığında o zamanı çok daha iyi değerlendirebiliyor ve kendini gerçekten sağlıklı ve mutlu hissediyor; fakat bunun farkında olsa bile -ne kadar para kazanırsa kazansın- gerek kültürel etki, gerek genetik faktör, gerek ‘para harcamaya bakışı” nedeniyle parayı “görebileceği maddesel şeylere” harcamayı tercih ediyor – “istiyor” diyemiyorum, “tercih ediyor”.

Hayatın gittikçe daha hızlı aktığı ve “zaman”ın bir çok şeyden kıymetli olduğu bu dönemde dilediğimiz gibi geçirebileceğimiz bir zaman dilimi elde etmek için çeşitli hizmetler satın alma imkanımız varken; üstelik artık teknolojinin de gelişmesiyle hemen hemen her türlü hizmete çok kolay ulaşabilirken bunu neden tercih etmiyoruz?

Sizin tercihiniz nasıl?
Ne dersiniz, parayla saadet olur mu?