farkındalık, hayal, ilham verici, mindfulness, mutlu, oylesine, saadet :), Uncategorized, yoga

* y o g a *

surfboard
Gökçeada’da windsurf sonrası tahtada esnemece, Ağustos 2016.

2015 yılından bu yana 21 Haziran Dünya Yoga Günü olarak kutlanıyor.

deliye her gün yoga!

çok eskilerden değil – hatta yeni dönem diyebileceğimiz bir eğitmenin (Jason Crandell) güzel bir cümlesini şuraya koyayım:

Yoga is the perfect opportunity to be curious about who you are.

diyor ki, yoga kim olduğun konusunda meraklı olmak için en iyi fırsattır.

gezmeye ve eğlenmeye düşkün geçen uzun senelerden sonra üniversite 2.sınıftayken biraz daha sağlıklı yaşamak istedim ve “pilates” diye bir sporun varlığını öğrendim. şans ki okulumda fakültenin yanındaki binanın üst katı spor salonu ve bu tür dersler için ayrılmıştı ve Ankara’daki en iyi pilates eğitmenlerinden biri orda gönüllü olarak ders veriyordu. sanıyorum bu dediğim 2006 – 2007 olmalı… (koş Sevim yaş ortaya çıkıyor) (“koş Sevim” esprisinden bile çıktı ya şimdi) (neyse devam edeyim) ben o dönemde bu işi çok sevdim ve haftada 2-3 gün okulda bu derslere gitmeye başladım. araya yaz tatili girdi, ben yine de bunu bırakmamak için o zamanlar şimdiye göre gerçekten kısıtlı olan internet aleminden videolar bulmaya çalıştım, gidip kendime “pilates topu+kitap+cd” seti filan alıp aylık harçlığımın yarısını verdim, yol gösterecek kimse veya etrafımda bunla ilgilenen birileri de yokken ben tüm bunlara direnerek kendime bir pratik düzeni oluşturmaya uğraştım. yazlığa gittik, mat filan yok yanımda, iki – üç havlu üst üste koyup orada pratik denemeleri yaptım. sabah uyanınca kahvaltıdan önce 1 saat matın üstünde zaman geçirip öyle kendime geliyordum. ki düşün, şu an bunu yapamıyorum! gençlik işte.

neyse.

derken bir sabah ben yine internette video ararken bir yoga videosuna denk geldim. biraz denedim, baktım, e güzel bu dedim, arada da bundan yapayım. yogayla ilk tanışmam öyle yani, “online”!

zaten sonra son sınıf, okul bitti. okul bitmeden başvurduğum ve girmek için çok çabaladığım işim için mezuniyetten 1 ay sonra Istanbul’a yerleşmem gerektiği ortaya çıktı ve apar topar kendimi burada buldum. bu da 2008.

o arada bir süre biraz flu. ilk defa kendi evim, işim, değişen çevrem, hayatım, Ankara’ya geliş gidişlerim falan, oraları bir ara belki anlatırım. aradan bir süre geçti, içimden bir ses “bişeyler yapmalısın” diyor, ama yapmıyorum.

Bali Temple
Bali’de şahane bir temple’dan bir kare. 2014 Şubat.

YogaŞala ile tanışmam da o dönemde benim için bir şans. bir gün bakıyorum ne yapsam ne etsem, o ara YogaŞala’yı gördüm. akşam 19:30, Nişantaşı’nda ders var. ben de Mecidiyeköy’de oturuyorum. iş yerim Levent’te. çok rahat giderim ben buna dedim. ve bu şekilde oradaki ilk dersime gittim. ilk dersimin Ürün Kurtiç ile olması da ayrı bir şanstı. al bu da 2009.

bu şekilde bu sonsuz yola girmiş oldum…

fiziksel zorlanmaların yanı sıra zihinsel ve içsel de beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin etmediğim bir yolculuk başlamış oldu.

bir süre sonra ilk kişisel matımı aldım.

bak bu çok basit bişey gibi gelebilir, ama yogaya başlayan biri için mihenk taşlarından biri o ilk kişisel matın alındığı gündür! 🙂 deneyim ve gözlemle sabit bilgi.

zamanla düzenim yavaş yavaş değişmeye başladı. hangi derslere gidebilirim diye bakıp kendime ona göre bir haftalık çizelge çıkarıyordum. insanlara biraz anlatıyorum filan, ilgilenen var ilgilenmeyen var. yoganın bir çok çeşidi var. bir kere bir arkadaşıma bahsettim, YogaŞala şöyle iyi böyle tatlı filan, kız gitti akşam derse, kundalini yoga dersine girmiş, daha ilk ilk yoga dersi, o derste de biraz farklı çalışmalar yapılır, ertesi gün şaşkın bir şekilde anlatıyordu 🙂

zamanla oldukça kalabalık bir “yoga cv”si oluşturmaya doğru giden (ve hala devam eden) bu harika dönüşümün ilk tohumları o zamanlarda atılmaya başladı. o kadar farklı bişey ki zaten, bir çok eğitmen ile çalıştıkça bir çok farklı bilgi senin sistemine bir şekilde yerleşiyor fakat farkında olmuyorsun. ya da söylenen 10 tane şeyin 10’u da aklında aynı berraklıkla kalmıyor olabilir. ama bir şekilde bir yerlerde bir anda pat! gelebiliyor. yogoselin (4)

yoganın benim hayatımda o kadar etkisi oldu ki; nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum.

bu düzlemde yolumun kesiştiği herkese, her olaya, her söze, her görüşe şükür.

“farkındalık” kelimesi son dönemlerde çok kullanılıyor; her türlü ortamda herkesin dilinde, sen de duymuşsundur sıkça. yoga gerçekten bunu sana dolu dolu hissettirecek yegane yöntemlerden biri. “birlik, beraberlik” de benzer şekilde. düşün, öyle bir pratik ki bu, yolun tamamen sana özel ve kişisel ama bir şekilde paylaştığın bir sürü kişi var!

içimdeki yoga aşkı ile birlikte bilgilerimi daha derinleştirme arzum ve öğrendikçe daha çok kişiyle paylaşma hevesim de alevlendi ve eğitmelik eğitimlerine gitmek gündemime bu şekilde girdi. ilk eğitmenlik eğitimimin ilk günü. ilk kez bir araya geldik. sevgili Alexis‘in ilk sorusu: “burada olma amacınız ne?“. düşünmeden cevabım: “bu hayatta neden var olduğumu eskiden beri merak ediyorum ve bu cevap neyse buna yaklaşmak veya bunu bulmak için yoganın bana yol göstereceğini düşünüyorum, o nedenle buradayım.”

ilk yoga evim YogaŞala’da yarı zamanlı ve gönüllü olarak eğitmen olmam da bu eğitimden bir süre sonra başladı ve hala devam ediyor.

bu seneler içerisinde bir sürü sakatlık ve ardından gelen uzun süreli iyileşme çalışmalarında yine beni kurtaran şey yoga oldu. aynı zamanda kişisel hayatımda yaşadığım tüm olaylarda da yoganın bendeki öğretileri benim bir çok şeyi daha rahat atlatmamı sağladı.

çok eğitime, workshop’a, kampa gittim; çok değerli bir çok eğitmen ile çalışma imkanım oldu.

ben, Richard Freeman ve Pınar.
ben, Richard Freeman ve Pınarım. Viyana – Ekim 2015.

çok insanla tanıştım, kaynaştım, uzaklaştım; ama bir araya gelince sanki hiç uzaklaşmamışım gibi sarıldım, dertleştim, ağladım, güldüm, eğlendim, gözüm kapalı güvendim, güvenmedim, anlattım, sakladım, saklandım. kendimle ilgili çok şeyle yüzleştim, yüzleşemedim, korktum, kaçtım, üzerine gittim, üzerime gittim.

ve bunlar daha bu sonsuz okyanusta ayak ısıtma çalışmaları. ayak bile değil, belki parmak ucu.

herkesin kendi hayat çemberinde burada olma süresi ve nedeni farklı.

benimkinin ne olduğu kafamda az çok şekillense de, hiç bir şey için zorlamamayı ve “bırakmayı” ben yogadan birebir öğrendim.

yoga benim en büyük eğitmenim, kendime aynam, nefesim.

paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça güçlendiren.

iyi ki, iyi ki.

kiss my karma
Chris Chavez ile Sabancı Müzesi bahçesindeki yoga etkinliği sonrası, Eylül 2016.
2018, deney, hayal, konfor alanı!, oylesine, Uncategorized

şifonyer, parametre.

hangi hissinden nasıl besleniyor’dan ziyade ne zaman hangi besin sana yarıyor – fark yaratan o.

en eve hakim annenin dahi içinde ne olduğuna dair yorum yapamayacağı çekmeceler her evde vardır, hatta en az bir tane. bişey aramak için açarsın, mesela bant lazım olur işte hani artık çok kullanılmıyor ya, arada bi öyle gelir zamanı, ara ara bulamazsın, gözün o çekmeceye ilişir, kesin ordadır der bakarsın, küçük pasta mumları, tarihi geçmiş ilaçlar, gözlük camı silme bezi, küçük kalmış silgi filan artık her şey çıkar da o bant ya en sonda çıkar ya da çıkmaz, böyle çekmeceler var ya hani, ben de beynimi farklı büyüklük ve derinlikteki bir sürü böyle çekmeceden oluşan dev bir şifonyer gibi düşünüyorum.

aslında “beynimi” diye bahsetmek doğru mu onu da bilemiyorum, bilincimi veya bilinçaltımı mı demeliyim ki, çok hakim değilim bu konulara maalesef, daha doğrusu biraz biliyorum da, doğru kullanıma karar verecek kadar değil.

ne ararken ne bulacağım hiç belli olmuyor.

gün içinde nereden ne çıkacağı belirsiz, bazı raflar ulaşım imkansız, ancak bir destek gerekiyor, bazıları o kadar tozlu ve altta ki açmak kesinlikle istemiyorsun ama bunların içinde ne olduğunu az çok biliyorsun/hatırlıyorsun. birini düzenlerken oradaki fazlalıkları koyacak yer bulamayıp başka bir yere yığıyorsun, hatta bazen sıkıştırıyorsun, sonra unutuyorsun, “ya bunda ne vardı acaba” diyerek çekmeceyi açmanla içindekilerin bir anda etrafa saçılarak çıkması bir oluyor.

sonra yine topla toplayabilirsen.

benim durum biraz şöyle aslında, çağrışımlarımı kontrol edemiyorum, bazen o kadar hızlı bir düşünce zinciri oluyor ki o noktaya nereden geldiğimi ben bile tam takip edememiş oluyorum, anlatabildim mi?

şu an bunları yazarken bile kaç kez bir yerlere gittim geldim.

bazen de rüyalarımdaki olaylar hiç gerçekçi olmasa da bana yaşattığı hisler ve sabah uyanınca ağzımda bıraktığı o tat o kadar gerçekçi oluyor ki buna ayrı şaşırıyorum.

beyin ve içerdiği gözle görünür/görünmez her şey tam bir muamma, bu sence de çok ürkütücü değil mi?

bir video var şimdi detaylı tam anlatamayacağım da, atomik boyutta parçaların hareketlerini gözlemliyorlar, gizli kamera ve açık kamera ile çeşitli deneyler yapıp kaydediyorlar ve kamera varken parçaların daha kararlı davrandığını fark ediyorlar. şimdi bunu yanlış anlatıyor/hatırlıyor da olabilirim, öyleyse bir zahmet düzeltirsin.

ama şöyle ki, her şey sürekli bir titreşim ve değişim halinde zaten. değil mi? HER AN, HER ŞEY.

iki koşulu karşılaştırırken aslında değişen o kadar çok parametre var ki, karşılaştırmak ne derece mantıklı ve doğru önce bunu sorgulamak lazım.

böyle düşündüğüm için aslında insanlardaki bir çok değişime karşı çok esnek oluyorum ve bu suiistimal edilen bişey de olabiliyor ama çok da sallamıyorum sanırım, bilemiyorum, belki bu da değişir tabii.

ne diyordum. parametre. o an tek değişen şey o kameraların ortamdaki varlığı gibi olsa bile bilemediğimiz neler var kim bilir, dimi.

bir an düşündüğün şey bir ana uymuyor. bir anki sen ile bir sonraki andaki sen aynı değilsin ki.

bunu dramatize etmeyince hayat güzel. çok da çekmece karıştırmamak lazım ya. Bbraz daha sakin kalmak lazım.

kendime bu ara en çok hatırlattığım şey bu.

artık yıldızlar mıdır ay mıdır mars mıdır nedir bilemiyorum, bu ara ortalık dağınık, çekmeceler karışık.

 

 

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

deney, dijital, dijital detoks, konfor alanı!, oylesine, sosyal medya, Uncategorized

dijital mi detoks?

dijital detoksmuş.

google’a sorayım dedim böyle bişey var mı diye, yani sözlük açıklaması filan, hakikaten varmış.digitaldetoxne diyo kısaca?

dijital detoks: stresi azaltmak veya gerçek dünyadaki sosyal etkileşime yönelmek amacıyla bir insanın elektronik cihazları (akıllı telefon, bilgisayar vs gibi) kullanmayı bıraktığı zaman dilimi.

vay arkadaş…

hangi ara böyle şeylere ihtiyaç duyar olduk?

oturup black mirror izlemeyi biliyosun da orada işlenen konulara adım adım çok yaklaştığımızın da farkında mısın?

geçen hafta 14 yaşında bir kız, bir şapka markasının reklam yüzüymüş, lakabı “Dolly”, internette uğradığı saldırılara dayanamayıp intihar etti. link koyuyorum ama bak hemen gitme. dur oku bunu, çok yazmicam zaten. sonra ona bakarsın. ne diyodum. avustralya’da. bak avustralya diyorum. google’da görsel aratınca kanguru fotoğrafı çıkan bir ülke burası. böyle bir yerde, 14 yaşında bir kız “internet zorbalıklarına dayanamayarak” intihar ederse, sen o şapkayı çıkarıp karşına koyup biraz düşüncen hacı. bu iş nereye gidiyor, neresinden tutsan elinde kalıyor – napsan işine yarıyor, hayatının ne kadarı neyle geçiyor, zamansızlıktan şikayet ederken hayatında internet bir şekilde olan kişilerin günde ortalama 7 saat herhangi bir ekrana baktıklarını ve bunun yaklaşık 3 saatinin akıllı telefon ile geçtiğini biliyo musun? sonra spor yapamam, kitaba zaman yok, en yakın arkadaşını “öylesine” en son ne zaman aradın?

biraz telefona değil de aynaya baksan. selfie çekerken nasıl gözüktüğünü merak ettiğin için değil, mecazi anlamda işte, ya da gerçekten git bak ve konuş kendinle.

sende de sürekli izleniyormuşsun hissi var mı? o an bile rahat konuşabiliyor musun kendinle, merak ettim.

lisede bir ara aynı sınıfta olduğun ama senelerdir iletişim kurmadığın kişilerin bazen ayakları bazen yakın plan kafaları, ofisten arada kafanı bir kere aşağı indirerek selamlaştığın kişilerin yazın bitmek bilmeyen yunanistan tatil fotoları ve kışın da yazın çekip paylaşmadıkları şeyleri paylaşmaları, her ama HER CUMA mutlaka rakı kadehini tokuşturanların boomerang’ları, her ama HER CUMARTESİ sabah koşmaya filan gidenlerin sahilde zıplayarak X olma boomerang’ları, kışın limitsizce yazı özleyip yazın off çok sıcak diye dudak bükenler… liste uzar gider. gizli gizli şeyma’ya, kerimcan’a, viktoryassikrıt encıllarına filan baktığını herkes biliyor, saklama şimdi. beyninde nasıl karışık ve dolu bir veritabanı var… bunların arasında ordan burdan takip ettiğin kaliteli içerik üretenler veya can arkadaşların da oluyor ama hem arada kaynıyor, hem de muhabbetin baltalanıyor hacı farkında mısın? artık arkadaşının en son nerede ne yaptığını bilir olduğundan onla bir araya gelince 7.dakikada filan konuşacak şeyin tükeniyor ve manzara şuna dönüyor:

cellphones

annenin, aysel teyze’nin filan orda olmasına ilk başlarda şaşırıyodun, ya şimdi? günler bile wassap gruplarından yapılıyor, altınlar bitcoin’le takas ediliyor, gıybetler için bir araya gelip kahve içmek yerine screenshot’larla mesajlaşmalar akıyor, eskiden löp löp yaprak sarmaları götüren nurcan hala botoks yaptırıyor, babalar kahvede pişti yerine telefondan poker oynuyor, gündelik hayatta görmezden gelebildiğimiz şeyleri iki mavi tık ile görmezden gelemiyoruz

madem online’sın neden bana yazmadın kavgaları, birbirinin telefon şifresini bilmenin birbirine aşırı güvenmek olduğunu sa(vu)nan çiftlerin iç acıtıcı halleri, kalem kitap tutmak için gelişmesi gereken parmakların tablet açmak için gelişmesi ve bebeler yutub’dan kendi istediği videoyu açınca ailelerin aferim akıllı çocuğuma nidaları. ha tabi sonradan yavrum bırak şunu artık elinden’e hızlıca geçiş var, unutmamak lazım.

karikatur-facebook3

daha sayayım mı?

dijital detoksmuş…

her bir platformun ayrı güzelliği olmasının yanı sıra ayrı dark side’ı var. artık akıllı cihazında hangi uygulamada ve ne kadar zaman geçirdiğini kaydedip sana ayar veren uygulamalar var. bunları da bile isteye sen indiriyosun ha.

çıldırıyoruz. ve bu daha başlangıç.

irade sıfır, bilerek isteyerek bişey okumak sıfır, kitap filan hak getire, varsa yoksa boynu bükük sosyal medya takibi.

bunların bir de senin algını nasıl yönettiği, isteklerini&hayallerini nasıl tükettiği ve seni nasıl mantıksız hareketlere sürüklediği filan apayrı. oralara girmeyeyim. girmeden döneyim ben hatta hacı, konu baya dağıldı çünkü, ben baya darlanmışım sanırım.

arada bir kaç kez telefonsuzluk denemem oldu. yogalı filan öyle bişey de değil, evde baya, kendi kendime, telefonu komple kapatıp, çekmeceye koyup 2 gün hiç bakmadan geçirdiğim filan. gerçekten iyi gelmişti, o ayrı. ama son dönemlerde bu kirlilikten gerçekten çok bunaldım. meditasyon filan yapayım desem, ki öyle aşırı yapıyorum çok yogik yaşıyorum filan yok ha, deniyoruz işte kendi kendimize, sessizce oturmak diyelim sadece, sessiz bir ortamda sessizce oturmaya çalışmak, o da olmuyor ki, beynin 8x kirlendiyse yapmaya çalıştığın meditasyon 0,8x filan bile temizlemiyor.

meditasyon yaparken fotoğrafını çektiren var hacı.

dijital mi detoks?

neyse.

gözümün önüne böyle kareler gelmesinden, gereksiz kişilerle ilgili gereksiz bilgiler biriktiriyor olmaktan, ondan bundan şundan biraz(?) darlanıp telefonda bir temizlik yaptım ve bir süre sahalardan uzağım.

işime yarayan ne var; twitter ve linkedin. buralar dışında her yerden (insta, feysbuk filan) elimi çektim. dijital detoksmuş. tam o değil benimki aslında da. sayılır.

övünmüyorum bu arada ha, iradeli bir insan olsam zaten mesela “o son 5 kilo”mu da verip kötü alışkanlıklarımı çoktan bırakmış olurdum.

gel abi sen de yap, bi dene bakalım filan yok. sen ne istiyosan onu yap hacı, kim ne karışır, bakalım ben bi tur bunu göreyim dedim, umarım bir süre dönmem sahalara. bakalım. görcez.

sonrasında neler düşündüm onu da paylaşcam kadjsldkjlaskj yok be ne paylaşcam. bazı konularda bir miktar konuşmak yeter.

ha ama eğer bu yazı iyi ya fena değil filan deyip birileriyle paylaşmak istersen ateşle ya, şeyapma ahjsdajsdhjsd

hadi eyvallah.

Uncategorized

10.01

çok klişe bir şekilde 2018 beklentileri temalı bişeyler yazayım, 2 hayal kurayım diye diye 19-20 gün filan oldu.

2018 geldi, 10 gün bile geçti, bugün çarşamba oldu, hafta çarşamba bitince diğer kalan 2 gün göreceli rahat geçiyor, hafta sonuna az kaldı gibi geliyor, bir son dakika golü olmazsa da gerçekten o 2 gün de hemen geçiyor, ha geçiyor da noluyor, hafta içi zaman 2x yavaşlıyorsa hafta sonu 8x hızlanarak geçiyor ve yine pazartesi sendromu hafifletmek için elimizde long drink’lerimizle (büyük bardak çay) netflix’te bişey bulmaya çalışıyoruz. bir de öyle bir döngü girdi hayatımıza, ya da hayatıma mı demeliyim, bilemedim, ama bir çok kişinin benzer bir döngü yaşadığını düşünüyorum, ne izleyeceğine karar verememek. “hadi bişeyler izleyelim” ile play tuşuna (tuş dediğimiz de ipad ekranındaki bir işaret) basma arasında geçen süre sürekli uzuyor, dipsiz netflix, allahsız netflix, hdfilmcehennemi’nde filan olsa izlemeyeceğimiz diziler netflix’te olunca “abi çohiyi” oluyor, distopik oluyor, tamam çekimler iyi de allasen nerde o eski diziler, heyecanlı bekleyişler, eski dediğim de breaking bad zamanları filan, br ba. ne diyodum, netflix’te bişey bulmaya çalışıp bulamadıkça ve zaman geçtikçe bu sefer de “film açsak 2 saat 47 dk, 3 saat de sen ona, saat 10’u geçti, geç yatmasak mı ne” filanlar giriyor, bir de o kadar alışmışız ki evde izlemeye artık her şeyi, sinemalar zorlamaya başladı mı seni de karşim? tek ara var ya hani, istediğin zaman durdurup mola veremiyosun. geçen bundan şikayet edeni de duydum. really.

işte o yüzden alışmakla şımarmak arasındaki çizgiyi iyi belirlemek lazım ki, doyumsuzluk yüzünden dertlenmeyesin.

alışmakla ilgili negzel sözlerimiz var, aç kulağını dinle karşim, ya da yaz bi yere, al kopi peyst: alışmadık g.tte don durmaz, alışmış kudurmuştan beterdir, alışmış kursak bulamacını ister, insan göre göre hayvan süre süre alışır; bak bunları hep demişler, hepsi de doğru değil mi ama? en çok hangisi doğru sence, yani sana “işte bu” dedirten ne oldu? ben karar veremedim şimdilik.

gençliğimde bir yerde okumuştum, “insan önce alışır sonra sever” diyodu, kim dediydi bunu ya? bi kitapta mı görmüştüm? dur hatırlıcam. neyse. bu arada bence neyse >> aynen (neyse büyükbüyük aynen). abicim tiksindim kelimeden ya, bir aynen’le günler geçiyor, kavgalar tartışmalar başlamadan bitiyor, millet beyinsizleştikçe aynen diyor ve bulaşıcı hastalık gibi mk, karşılıklı aynen’leşerek vedalaşıyoruz artık. ama neyse öyle mi ya, neyse negzel bağlıyo bissürü şeyi, nys diyosun geçiyo, ne diyodum, insan önce alışır sonra sever hı, ben buna katılıyorum bak, bu doğru. hakkaten de manitasyon işleri de olsa kanking de olsa ofis durumları da olsa önce bi insana veya o hisse biraz bi alışıyosun he, tavrına bakışına sesine filan, sonra ufak ufak geliyo sevme kafası, veya sevmeme. gerçi sevmeme çok ani de gelebiliyo, o çok ince. o biraz korkutucu değil mi sence de? son dönemlerde güzel kafalı insanlar arada diyor ya, sevgisiz kaldık, sevgi bizi kurtaracak, love is all we need filan, katılıyorum he, hakkaten, ben de düşünüyorum bunu, bizi neyden ne kurtaracak belirsiz, buradaki x’ler y’ler çok değişebilir, ama delirmekten ve şiddetten sevgi kurtaracak gerçekten, kurtarabilir. o nedenle elini kötü alıştırma karşim, sevgini korkarak kullanma, korkuyla sevgi birbirini trollemek için kıyasıya tespit üretirler, kanma onlara, aynen de geç, dinleme, uza.

şarkıcı toraman “nasıl oloyor zaman bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor” demişti, bilmem hatırlar mısın, hatırlamazsan da gugıllarsın belki, ya da üşenirsin, ben ne bileyim, aç bişey izle.

bişeyler okuyunca bana hayat güzel geçiyor, ben onu anladım, ışıklı şeyler beni yoruyor karşim, 32 yaşındayım, yoruyor, bütün günümüz sabah uyandığımızdan itibaren o kadar yapay ışık, ısı, nesne, gülümseme, aynen’leşme, ses arasında geçiyor ki gün – arada kaçamak yaratmazsan o ince sevmeme çizgisini hemen kaybedebilirsin he, dikkatli ol karşim. önce kendine sabrın, sevgin, saygın olsun ki gerisi gelsin. zincirleme. kafanın içinde teletabilerin “hayat sevince güzel” şarkısıyla el ele dans etmelerini bir tek sen sağlayabilirsin, unutma e mi karşim, hadi bakalım, mesajsız da bitiremedim ya la yazıyı, kendine iyi bakıyosun tammmam? ayyynen.