2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

deney, dijital, dijital detoks, konfor alanı!, oylesine, sosyal medya, Uncategorized

dijital mi detoks?

dijital detoksmuş.

google’a sorayım dedim böyle bişey var mı diye, yani sözlük açıklaması filan, hakikaten varmış.digitaldetoxne diyo kısaca?

dijital detoks: stresi azaltmak veya gerçek dünyadaki sosyal etkileşime yönelmek amacıyla bir insanın elektronik cihazları (akıllı telefon, bilgisayar vs gibi) kullanmayı bıraktığı zaman dilimi.

vay arkadaş…

hangi ara böyle şeylere ihtiyaç duyar olduk?

oturup black mirror izlemeyi biliyosun da orada işlenen konulara adım adım çok yaklaştığımızın da farkında mısın?

geçen hafta 14 yaşında bir kız, bir şapka markasının reklam yüzüymüş, lakabı “Dolly”, internette uğradığı saldırılara dayanamayıp intihar etti. link koyuyorum ama bak hemen gitme. dur oku bunu, çok yazmicam zaten. sonra ona bakarsın. ne diyodum. avustralya’da. bak avustralya diyorum. google’da görsel aratınca kanguru fotoğrafı çıkan bir ülke burası. böyle bir yerde, 14 yaşında bir kız “internet zorbalıklarına dayanamayarak” intihar ederse, sen o şapkayı çıkarıp karşına koyup biraz düşüncen hacı. bu iş nereye gidiyor, neresinden tutsan elinde kalıyor – napsan işine yarıyor, hayatının ne kadarı neyle geçiyor, zamansızlıktan şikayet ederken hayatında internet bir şekilde olan kişilerin günde ortalama 7 saat herhangi bir ekrana baktıklarını ve bunun yaklaşık 3 saatinin akıllı telefon ile geçtiğini biliyo musun? sonra spor yapamam, kitaba zaman yok, en yakın arkadaşını “öylesine” en son ne zaman aradın?

biraz telefona değil de aynaya baksan. selfie çekerken nasıl gözüktüğünü merak ettiğin için değil, mecazi anlamda işte, ya da gerçekten git bak ve konuş kendinle.

sende de sürekli izleniyormuşsun hissi var mı? o an bile rahat konuşabiliyor musun kendinle, merak ettim.

lisede bir ara aynı sınıfta olduğun ama senelerdir iletişim kurmadığın kişilerin bazen ayakları bazen yakın plan kafaları, ofisten arada kafanı bir kere aşağı indirerek selamlaştığın kişilerin yazın bitmek bilmeyen yunanistan tatil fotoları ve kışın da yazın çekip paylaşmadıkları şeyleri paylaşmaları, her ama HER CUMA mutlaka rakı kadehini tokuşturanların boomerang’ları, her ama HER CUMARTESİ sabah koşmaya filan gidenlerin sahilde zıplayarak X olma boomerang’ları, kışın limitsizce yazı özleyip yazın off çok sıcak diye dudak bükenler… liste uzar gider. gizli gizli şeyma’ya, kerimcan’a, viktoryassikrıt encıllarına filan baktığını herkes biliyor, saklama şimdi. beyninde nasıl karışık ve dolu bir veritabanı var… bunların arasında ordan burdan takip ettiğin kaliteli içerik üretenler veya can arkadaşların da oluyor ama hem arada kaynıyor, hem de muhabbetin baltalanıyor hacı farkında mısın? artık arkadaşının en son nerede ne yaptığını bilir olduğundan onla bir araya gelince 7.dakikada filan konuşacak şeyin tükeniyor ve manzara şuna dönüyor:

cellphones

annenin, aysel teyze’nin filan orda olmasına ilk başlarda şaşırıyodun, ya şimdi? günler bile wassap gruplarından yapılıyor, altınlar bitcoin’le takas ediliyor, gıybetler için bir araya gelip kahve içmek yerine screenshot’larla mesajlaşmalar akıyor, eskiden löp löp yaprak sarmaları götüren nurcan hala botoks yaptırıyor, babalar kahvede pişti yerine telefondan poker oynuyor, gündelik hayatta görmezden gelebildiğimiz şeyleri iki mavi tık ile görmezden gelemiyoruz

madem online’sın neden bana yazmadın kavgaları, birbirinin telefon şifresini bilmenin birbirine aşırı güvenmek olduğunu sa(vu)nan çiftlerin iç acıtıcı halleri, kalem kitap tutmak için gelişmesi gereken parmakların tablet açmak için gelişmesi ve bebeler yutub’dan kendi istediği videoyu açınca ailelerin aferim akıllı çocuğuma nidaları. ha tabi sonradan yavrum bırak şunu artık elinden’e hızlıca geçiş var, unutmamak lazım.

karikatur-facebook3

daha sayayım mı?

dijital detoksmuş…

her bir platformun ayrı güzelliği olmasının yanı sıra ayrı dark side’ı var. artık akıllı cihazında hangi uygulamada ve ne kadar zaman geçirdiğini kaydedip sana ayar veren uygulamalar var. bunları da bile isteye sen indiriyosun ha.

çıldırıyoruz. ve bu daha başlangıç.

irade sıfır, bilerek isteyerek bişey okumak sıfır, kitap filan hak getire, varsa yoksa boynu bükük sosyal medya takibi.

bunların bir de senin algını nasıl yönettiği, isteklerini&hayallerini nasıl tükettiği ve seni nasıl mantıksız hareketlere sürüklediği filan apayrı. oralara girmeyeyim. girmeden döneyim ben hatta hacı, konu baya dağıldı çünkü, ben baya darlanmışım sanırım.

arada bir kaç kez telefonsuzluk denemem oldu. yogalı filan öyle bişey de değil, evde baya, kendi kendime, telefonu komple kapatıp, çekmeceye koyup 2 gün hiç bakmadan geçirdiğim filan. gerçekten iyi gelmişti, o ayrı. ama son dönemlerde bu kirlilikten gerçekten çok bunaldım. meditasyon filan yapayım desem, ki öyle aşırı yapıyorum çok yogik yaşıyorum filan yok ha, deniyoruz işte kendi kendimize, sessizce oturmak diyelim sadece, sessiz bir ortamda sessizce oturmaya çalışmak, o da olmuyor ki, beynin 8x kirlendiyse yapmaya çalıştığın meditasyon 0,8x filan bile temizlemiyor.

meditasyon yaparken fotoğrafını çektiren var hacı.

dijital mi detoks?

neyse.

gözümün önüne böyle kareler gelmesinden, gereksiz kişilerle ilgili gereksiz bilgiler biriktiriyor olmaktan, ondan bundan şundan biraz(?) darlanıp telefonda bir temizlik yaptım ve bir süre sahalardan uzağım.

işime yarayan ne var; twitter ve linkedin. buralar dışında her yerden (insta, feysbuk filan) elimi çektim. dijital detoksmuş. tam o değil benimki aslında da. sayılır.

övünmüyorum bu arada ha, iradeli bir insan olsam zaten mesela “o son 5 kilo”mu da verip kötü alışkanlıklarımı çoktan bırakmış olurdum.

gel abi sen de yap, bi dene bakalım filan yok. sen ne istiyosan onu yap hacı, kim ne karışır, bakalım ben bi tur bunu göreyim dedim, umarım bir süre dönmem sahalara. bakalım. görcez.

sonrasında neler düşündüm onu da paylaşcam kadjsldkjlaskj yok be ne paylaşcam. bazı konularda bir miktar konuşmak yeter.

ha ama eğer bu yazı iyi ya fena değil filan deyip birileriyle paylaşmak istersen ateşle ya, şeyapma ahjsdajsdhjsd

hadi eyvallah.

Uncategorized

10.01

çok klişe bir şekilde 2018 beklentileri temalı bişeyler yazayım, 2 hayal kurayım diye diye 19-20 gün filan oldu.

2018 geldi, 10 gün bile geçti, bugün çarşamba oldu, hafta çarşamba bitince diğer kalan 2 gün göreceli rahat geçiyor, hafta sonuna az kaldı gibi geliyor, bir son dakika golü olmazsa da gerçekten o 2 gün de hemen geçiyor, ha geçiyor da noluyor, hafta içi zaman 2x yavaşlıyorsa hafta sonu 8x hızlanarak geçiyor ve yine pazartesi sendromu hafifletmek için elimizde long drink’lerimizle (büyük bardak çay) netflix’te bişey bulmaya çalışıyoruz. bir de öyle bir döngü girdi hayatımıza, ya da hayatıma mı demeliyim, bilemedim, ama bir çok kişinin benzer bir döngü yaşadığını düşünüyorum, ne izleyeceğine karar verememek. “hadi bişeyler izleyelim” ile play tuşuna (tuş dediğimiz de ipad ekranındaki bir işaret) basma arasında geçen süre sürekli uzuyor, dipsiz netflix, allahsız netflix, hdfilmcehennemi’nde filan olsa izlemeyeceğimiz diziler netflix’te olunca “abi çohiyi” oluyor, distopik oluyor, tamam çekimler iyi de allasen nerde o eski diziler, heyecanlı bekleyişler, eski dediğim de breaking bad zamanları filan, br ba. ne diyodum, netflix’te bişey bulmaya çalışıp bulamadıkça ve zaman geçtikçe bu sefer de “film açsak 2 saat 47 dk, 3 saat de sen ona, saat 10’u geçti, geç yatmasak mı ne” filanlar giriyor, bir de o kadar alışmışız ki evde izlemeye artık her şeyi, sinemalar zorlamaya başladı mı seni de karşim? tek ara var ya hani, istediğin zaman durdurup mola veremiyosun. geçen bundan şikayet edeni de duydum. really.

işte o yüzden alışmakla şımarmak arasındaki çizgiyi iyi belirlemek lazım ki, doyumsuzluk yüzünden dertlenmeyesin.

alışmakla ilgili negzel sözlerimiz var, aç kulağını dinle karşim, ya da yaz bi yere, al kopi peyst: alışmadık g.tte don durmaz, alışmış kudurmuştan beterdir, alışmış kursak bulamacını ister, insan göre göre hayvan süre süre alışır; bak bunları hep demişler, hepsi de doğru değil mi ama? en çok hangisi doğru sence, yani sana “işte bu” dedirten ne oldu? ben karar veremedim şimdilik.

gençliğimde bir yerde okumuştum, “insan önce alışır sonra sever” diyodu, kim dediydi bunu ya? bi kitapta mı görmüştüm? dur hatırlıcam. neyse. bu arada bence neyse >> aynen (neyse büyükbüyük aynen). abicim tiksindim kelimeden ya, bir aynen’le günler geçiyor, kavgalar tartışmalar başlamadan bitiyor, millet beyinsizleştikçe aynen diyor ve bulaşıcı hastalık gibi mk, karşılıklı aynen’leşerek vedalaşıyoruz artık. ama neyse öyle mi ya, neyse negzel bağlıyo bissürü şeyi, nys diyosun geçiyo, ne diyodum, insan önce alışır sonra sever hı, ben buna katılıyorum bak, bu doğru. hakkaten de manitasyon işleri de olsa kanking de olsa ofis durumları da olsa önce bi insana veya o hisse biraz bi alışıyosun he, tavrına bakışına sesine filan, sonra ufak ufak geliyo sevme kafası, veya sevmeme. gerçi sevmeme çok ani de gelebiliyo, o çok ince. o biraz korkutucu değil mi sence de? son dönemlerde güzel kafalı insanlar arada diyor ya, sevgisiz kaldık, sevgi bizi kurtaracak, love is all we need filan, katılıyorum he, hakkaten, ben de düşünüyorum bunu, bizi neyden ne kurtaracak belirsiz, buradaki x’ler y’ler çok değişebilir, ama delirmekten ve şiddetten sevgi kurtaracak gerçekten, kurtarabilir. o nedenle elini kötü alıştırma karşim, sevgini korkarak kullanma, korkuyla sevgi birbirini trollemek için kıyasıya tespit üretirler, kanma onlara, aynen de geç, dinleme, uza.

şarkıcı toraman “nasıl oloyor zaman bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor” demişti, bilmem hatırlar mısın, hatırlamazsan da gugıllarsın belki, ya da üşenirsin, ben ne bileyim, aç bişey izle.

bişeyler okuyunca bana hayat güzel geçiyor, ben onu anladım, ışıklı şeyler beni yoruyor karşim, 32 yaşındayım, yoruyor, bütün günümüz sabah uyandığımızdan itibaren o kadar yapay ışık, ısı, nesne, gülümseme, aynen’leşme, ses arasında geçiyor ki gün – arada kaçamak yaratmazsan o ince sevmeme çizgisini hemen kaybedebilirsin he, dikkatli ol karşim. önce kendine sabrın, sevgin, saygın olsun ki gerisi gelsin. zincirleme. kafanın içinde teletabilerin “hayat sevince güzel” şarkısıyla el ele dans etmelerini bir tek sen sağlayabilirsin, unutma e mi karşim, hadi bakalım, mesajsız da bitiremedim ya la yazıyı, kendine iyi bakıyosun tammmam? ayyynen.