ütopya, hayal, mutlu, nostalji, oylesine, saadet :)

a r a f

zaman geçtikçe insan hem daha sık sessizleşiyor, hem de geçmişten gelen anıları eskisi gibi görmezden gelemiyor. ne bileyim, ya da bana öyle oluyor son zamanlarda. zaten ‘yaşlandıkça’ deği de ‘zaman geçtikçe’ demek bile anlamlı, değil mi? bu biraz ufaktan yaş almaya başladığını gösteriyor. hala bu araftayken bu kelime öbeğinin hakkını verebilirim.

çocukluk: bebeklikle ergenliğin arafı.

ergenlik: çocuklukla yetişkinliğin arafı.

yetişkinlik: nerede başlayıp nerede bittiği kişiden kişiye yaşam koşulları ve cinsiyetine bağlı olarak değişen bir dönem. ergenlik ve yaşlılığın arafı demek isterdim esasen ama etrafta sana göre yetişkin yaşta o kadar ergen ve bana göre yaşlı yaşta o kadar yetişkin var ki. ya da bazen bazı insanlarda bazı ciddi olaylar veya travmalar bunları birbirine bir anda karıştırabiliyor veya hızlı atlayış yaptırabiliyor.

yani neyse. heralde bu kavramlar hem iç içe geçmiş hem de oldukça göreceli.

popüler kültüre veya et(n)ik değerlere ait benzer şeyleri hatırladığımız kişileri daha yakın bulabiliyoruz kendimize.

her şey bir an sonra nostaljik oluyor – ve olmaya devam edecek.

yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz, söyleyemediğimiz her sır bir an sonra aslında yok – sadece duygusal olarak etkilerini taşımak var.

bu nedenle bazen bir koku veya birinin bir şey anlatırkenki hissi, bir şarkının ritmi çok farklı yerlere götürebiliyor insanı.

karanfil sokak’ta bir kitabevi var. gizli bir arka bahçeye sahip. gizli diyorum çünkü dışarıdan bakınca böyle bir yer olduğunu görmenin imkanı yok fakat içeri girip ilerleyince şans eseri bir bahçeye çıkılıyor. rahat koltuklar, çok hafif bir müzik ve sıcak içecekler var. ah… rüya gibiydi orada geçirdiğim zamanlar.

karanfilsokak
karanfil sokak

harika bir kız grubumuz vardı. aklımıza estikçe okulu asardık. güvenpark’ta dolmuştan inip okula yürürdük. tabii telefon filan yok… ertesi gün okul asılacaksa bir önceki gün hangi saatte nerede buluşacağımızı kararlaştırırız filan. bazen de ben tek başıma okulu asardım, kimseye de söylemezdim. dolmuştan inince sola doğru yürüsem okul yolu, sağa doğru yürüsem karanfil sokak.

babam sayesinde evde zengin bir müzik arşivi var: klasik müzik, caz, blues… kayıtlardan kasetlere, kasetlerden cd’lere geçiliyor ufaktan. beni de bu konuda eksik bırakmadılar sağolsunlar, bende de bir discman var – çok havalı! müziğe kitaba merak da var. para biriktirip bunlara yatırım yapıyorum. en sevdiğim grup nirvana’nın tüm cd’lerini orijinal almaya söz vermişim filan, böyle şeyler işte… (bkz ergenlik arafı)

nevermndkucukiskenderkapak.jpg

bukowski’yi, küçük iskender’i, umay umay’ı filan okuyorum, en sevdiğim keşifler. altını çize çize, sevdiğim yerleri aklıma kazıma isteğiyle öyle bastırarak çizmişim ki hala izi var kitaplarımda. en sevdiğim şiirlerden biridir hala “bir martıyı ağlattın sen“.

 

işte okulu asıp herkesin okula veya işe gittiği o sabah saatlerinde, discman kulağımda, muhtemelen ramones veya nirvana dinliyorum, insan akış hızının aksine sakin sakin yürüyorum, önce bir bakkaldan çantama atıştırmalık dolduruyorum, sonra o kitabevine giriyorum… uzun uzun geziyorum, beğendiklerimi toparlayıp arka bahçeye geçiyorum. sokağın gürültüsü bir anda kesiliyor, ağaç hışırtıları ve sadece kitap okumak veya sessizce oturmak isteyen her yaş grubundan kişinin geldiği bahçede ben de kendime göre en rahat yeri buluyorum. o kitaplarla geçici yuvama yerleşiyorum (home is where your heart is). bir kaç çay ve oralet eşliğinde orada bütün günü okuyarak ve müzik dinleyerek geçiriyorum, acıktığımda atıştırmalıklarımı yiyorum, hatta orda bir kaç kez uyuyakaldığımı bile hatırlarım – bir şekilde günün sonunda beğendiğim kitaplardan param hangisine yeterse onu alıp huzur içinde eve dönüyorum. ah o huzur… gerçekten, abartmıyorum, yüzümde sakin bir gülümseme ile eve dönebilmekten bahsediyorum!

hayatta her bir araf bir önceki arafın bazı yerlerini zihinde biraz daha silikleştirirken bu yerlere bir sonraki arafta hatırlamak üzere güzel şeyler koymak neden zorlaşıyor? bize mi öyle geliyor?

bazı hisler geçiyor, bazı hisler baki kalıyor.

nereye ve ne kadar süreliğine gidersem gideyim güzel müzik dinleyerek güzel kitap okunan bir ortamı da yanımda götürme ihtiyacım bu yüzden mi acaba?

abartmıyorum ha.

9 buçuk sene önce ankara’dan istanbul’a taşınırken 1 geceyi hangi kitap ve cd’lerimi getireceğime karar vererek geçirmiştim. hiç pişman değilim. en sevdiğim yazar paul auster’ın tüm kitapları şu an benle salonda olmasa çok eksik hissederdim, çok net.

kıtaplık
huzur+

insanların salonda ‘yayıntı’ gözle baktığı kitaplık benim için evin vazgeçilmezi. arada o kitaplık önünde durup eski kitap alıp karıştırmak ve o kitaptan sadece benim alabileceğim o kokuyu almak adeta doğal bir terapi.

önceki araf dönemimde (bkz ergenlik) kitap tartışmak ve takas etmek çok doğalken şimdi kağıt üstü herhangi bişey okuyan birini görünce gözlerim doluyor (bkz teşbih).

hikayeler yazılmalı bence ya. okumuyorsanız da yazın.

hadi eyvallah.

not: kapak fotoğrafı lugat365

mini sözlük (bu sözlükteki mekanlara ait yorumlarım tamamen 2000’li yıllara aittir. belki yaşça küçük biri veya ankara’yı bilmeyen biri denk gelmiştir diyerek açıklama gereği duydum):
karanfil sokak: 2000’lerde ankara’da alternatif takılan ergenlerin çok iyi bileceği, yüksel caddesi’yle birlikte anılan, ister sokakta ister içerilerde takılabileceğin bir özgürlük sokağı.
güvenpark: dolmuşların inme bindirme, insanların genel anlamda buluşma yeri. taksim’de akm önü gibi düşünülebilir jeopolitik konum açısından.
discman: cd-çalar. walkman’in bir üst versiyonu (walkman de kaset-çalar).
cd: compact disc, kasetin bir üst versiyonu.
dolmuş: minibüse benzeyen, belki ondan biraz daha büyük, taksidolmuş ile minibüs arasında bir yerde olan mavi toplu taşıma aracı.