farkındalık, hayal, ilham verici, mindfulness, mutlu, oylesine, saadet :), Uncategorized, yoga

* y o g a *

surfboard
Gökçeada’da windsurf sonrası tahtada esnemece, Ağustos 2016.

2015 yılından bu yana 21 Haziran Dünya Yoga Günü olarak kutlanıyor.

deliye her gün yoga!

çok eskilerden değil – hatta yeni dönem diyebileceğimiz bir eğitmenin (Jason Crandell) güzel bir cümlesini şuraya koyayım:

Yoga is the perfect opportunity to be curious about who you are.

diyor ki, yoga kim olduğun konusunda meraklı olmak için en iyi fırsattır.

gezmeye ve eğlenmeye düşkün geçen uzun senelerden sonra üniversite 2.sınıftayken biraz daha sağlıklı yaşamak istedim ve “pilates” diye bir sporun varlığını öğrendim. şans ki okulumda fakültenin yanındaki binanın üst katı spor salonu ve bu tür dersler için ayrılmıştı ve Ankara’daki en iyi pilates eğitmenlerinden biri orda gönüllü olarak ders veriyordu. sanıyorum bu dediğim 2006 – 2007 olmalı… (koş Sevim yaş ortaya çıkıyor) (“koş Sevim” esprisinden bile çıktı ya şimdi) (neyse devam edeyim) ben o dönemde bu işi çok sevdim ve haftada 2-3 gün okulda bu derslere gitmeye başladım. araya yaz tatili girdi, ben yine de bunu bırakmamak için o zamanlar şimdiye göre gerçekten kısıtlı olan internet aleminden videolar bulmaya çalıştım, gidip kendime “pilates topu+kitap+cd” seti filan alıp aylık harçlığımın yarısını verdim, yol gösterecek kimse veya etrafımda bunla ilgilenen birileri de yokken ben tüm bunlara direnerek kendime bir pratik düzeni oluşturmaya uğraştım. yazlığa gittik, mat filan yok yanımda, iki – üç havlu üst üste koyup orada pratik denemeleri yaptım. sabah uyanınca kahvaltıdan önce 1 saat matın üstünde zaman geçirip öyle kendime geliyordum. ki düşün, şu an bunu yapamıyorum! gençlik işte.

neyse.

derken bir sabah ben yine internette video ararken bir yoga videosuna denk geldim. biraz denedim, baktım, e güzel bu dedim, arada da bundan yapayım. yogayla ilk tanışmam öyle yani, “online”!

zaten sonra son sınıf, okul bitti. okul bitmeden başvurduğum ve girmek için çok çabaladığım işim için mezuniyetten 1 ay sonra Istanbul’a yerleşmem gerektiği ortaya çıktı ve apar topar kendimi burada buldum. bu da 2008.

o arada bir süre biraz flu. ilk defa kendi evim, işim, değişen çevrem, hayatım, Ankara’ya geliş gidişlerim falan, oraları bir ara belki anlatırım. aradan bir süre geçti, içimden bir ses “bişeyler yapmalısın” diyor, ama yapmıyorum.

Bali Temple
Bali’de şahane bir temple’dan bir kare. 2014 Şubat.

YogaŞala ile tanışmam da o dönemde benim için bir şans. bir gün bakıyorum ne yapsam ne etsem, o ara YogaŞala’yı gördüm. akşam 19:30, Nişantaşı’nda ders var. ben de Mecidiyeköy’de oturuyorum. iş yerim Levent’te. çok rahat giderim ben buna dedim. ve bu şekilde oradaki ilk dersime gittim. ilk dersimin Ürün Kurtiç ile olması da ayrı bir şanstı. al bu da 2009.

bu şekilde bu sonsuz yola girmiş oldum…

fiziksel zorlanmaların yanı sıra zihinsel ve içsel de beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin etmediğim bir yolculuk başlamış oldu.

bir süre sonra ilk kişisel matımı aldım.

bak bu çok basit bişey gibi gelebilir, ama yogaya başlayan biri için mihenk taşlarından biri o ilk kişisel matın alındığı gündür! 🙂 deneyim ve gözlemle sabit bilgi.

zamanla düzenim yavaş yavaş değişmeye başladı. hangi derslere gidebilirim diye bakıp kendime ona göre bir haftalık çizelge çıkarıyordum. insanlara biraz anlatıyorum filan, ilgilenen var ilgilenmeyen var. yoganın bir çok çeşidi var. bir kere bir arkadaşıma bahsettim, YogaŞala şöyle iyi böyle tatlı filan, kız gitti akşam derse, kundalini yoga dersine girmiş, daha ilk ilk yoga dersi, o derste de biraz farklı çalışmalar yapılır, ertesi gün şaşkın bir şekilde anlatıyordu 🙂

zamanla oldukça kalabalık bir “yoga cv”si oluşturmaya doğru giden (ve hala devam eden) bu harika dönüşümün ilk tohumları o zamanlarda atılmaya başladı. o kadar farklı bişey ki zaten, bir çok eğitmen ile çalıştıkça bir çok farklı bilgi senin sistemine bir şekilde yerleşiyor fakat farkında olmuyorsun. ya da söylenen 10 tane şeyin 10’u da aklında aynı berraklıkla kalmıyor olabilir. ama bir şekilde bir yerlerde bir anda pat! gelebiliyor. yogoselin (4)

yoganın benim hayatımda o kadar etkisi oldu ki; nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum.

bu düzlemde yolumun kesiştiği herkese, her olaya, her söze, her görüşe şükür.

“farkındalık” kelimesi son dönemlerde çok kullanılıyor; her türlü ortamda herkesin dilinde, sen de duymuşsundur sıkça. yoga gerçekten bunu sana dolu dolu hissettirecek yegane yöntemlerden biri. “birlik, beraberlik” de benzer şekilde. düşün, öyle bir pratik ki bu, yolun tamamen sana özel ve kişisel ama bir şekilde paylaştığın bir sürü kişi var!

içimdeki yoga aşkı ile birlikte bilgilerimi daha derinleştirme arzum ve öğrendikçe daha çok kişiyle paylaşma hevesim de alevlendi ve eğitmelik eğitimlerine gitmek gündemime bu şekilde girdi. ilk eğitmenlik eğitimimin ilk günü. ilk kez bir araya geldik. sevgili Alexis‘in ilk sorusu: “burada olma amacınız ne?“. düşünmeden cevabım: “bu hayatta neden var olduğumu eskiden beri merak ediyorum ve bu cevap neyse buna yaklaşmak veya bunu bulmak için yoganın bana yol göstereceğini düşünüyorum, o nedenle buradayım.”

ilk yoga evim YogaŞala’da yarı zamanlı ve gönüllü olarak eğitmen olmam da bu eğitimden bir süre sonra başladı ve hala devam ediyor.

bu seneler içerisinde bir sürü sakatlık ve ardından gelen uzun süreli iyileşme çalışmalarında yine beni kurtaran şey yoga oldu. aynı zamanda kişisel hayatımda yaşadığım tüm olaylarda da yoganın bendeki öğretileri benim bir çok şeyi daha rahat atlatmamı sağladı.

çok eğitime, workshop’a, kampa gittim; çok değerli bir çok eğitmen ile çalışma imkanım oldu.

ben, Richard Freeman ve Pınar.
ben, Richard Freeman ve Pınarım. Viyana – Ekim 2015.

çok insanla tanıştım, kaynaştım, uzaklaştım; ama bir araya gelince sanki hiç uzaklaşmamışım gibi sarıldım, dertleştim, ağladım, güldüm, eğlendim, gözüm kapalı güvendim, güvenmedim, anlattım, sakladım, saklandım. kendimle ilgili çok şeyle yüzleştim, yüzleşemedim, korktum, kaçtım, üzerine gittim, üzerime gittim.

ve bunlar daha bu sonsuz okyanusta ayak ısıtma çalışmaları. ayak bile değil, belki parmak ucu.

herkesin kendi hayat çemberinde burada olma süresi ve nedeni farklı.

benimkinin ne olduğu kafamda az çok şekillense de, hiç bir şey için zorlamamayı ve “bırakmayı” ben yogadan birebir öğrendim.

yoga benim en büyük eğitmenim, kendime aynam, nefesim.

paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça güçlendiren.

iyi ki, iyi ki.

kiss my karma
Chris Chavez ile Sabancı Müzesi bahçesindeki yoga etkinliği sonrası, Eylül 2016.
ütopya, hayal, mutlu, nostalji, oylesine, saadet :)

a r a f

zaman geçtikçe insan hem daha sık sessizleşiyor, hem de geçmişten gelen anıları eskisi gibi görmezden gelemiyor. ne bileyim, ya da bana öyle oluyor son zamanlarda. zaten ‘yaşlandıkça’ deği de ‘zaman geçtikçe’ demek bile anlamlı, değil mi? bu biraz ufaktan yaş almaya başladığını gösteriyor. hala bu araftayken bu kelime öbeğinin hakkını verebilirim.

çocukluk: bebeklikle ergenliğin arafı.

ergenlik: çocuklukla yetişkinliğin arafı.

yetişkinlik: nerede başlayıp nerede bittiği kişiden kişiye yaşam koşulları ve cinsiyetine bağlı olarak değişen bir dönem. ergenlik ve yaşlılığın arafı demek isterdim esasen ama etrafta sana göre yetişkin yaşta o kadar ergen ve bana göre yaşlı yaşta o kadar yetişkin var ki. ya da bazen bazı insanlarda bazı ciddi olaylar veya travmalar bunları birbirine bir anda karıştırabiliyor veya hızlı atlayış yaptırabiliyor.

yani neyse. heralde bu kavramlar hem iç içe geçmiş hem de oldukça göreceli.

popüler kültüre veya et(n)ik değerlere ait benzer şeyleri hatırladığımız kişileri daha yakın bulabiliyoruz kendimize.

her şey bir an sonra nostaljik oluyor – ve olmaya devam edecek.

yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz, söyleyemediğimiz her sır bir an sonra aslında yok – sadece duygusal olarak etkilerini taşımak var.

bu nedenle bazen bir koku veya birinin bir şey anlatırkenki hissi, bir şarkının ritmi çok farklı yerlere götürebiliyor insanı.

karanfil sokak’ta bir kitabevi var. gizli bir arka bahçeye sahip. gizli diyorum çünkü dışarıdan bakınca böyle bir yer olduğunu görmenin imkanı yok fakat içeri girip ilerleyince şans eseri bir bahçeye çıkılıyor. rahat koltuklar, çok hafif bir müzik ve sıcak içecekler var. ah… rüya gibiydi orada geçirdiğim zamanlar.

karanfilsokak
karanfil sokak

harika bir kız grubumuz vardı. aklımıza estikçe okulu asardık. güvenpark’ta dolmuştan inip okula yürürdük. tabii telefon filan yok… ertesi gün okul asılacaksa bir önceki gün hangi saatte nerede buluşacağımızı kararlaştırırız filan. bazen de ben tek başıma okulu asardım, kimseye de söylemezdim. dolmuştan inince sola doğru yürüsem okul yolu, sağa doğru yürüsem karanfil sokak.

babam sayesinde evde zengin bir müzik arşivi var: klasik müzik, caz, blues… kayıtlardan kasetlere, kasetlerden cd’lere geçiliyor ufaktan. beni de bu konuda eksik bırakmadılar sağolsunlar, bende de bir discman var – çok havalı! müziğe kitaba merak da var. para biriktirip bunlara yatırım yapıyorum. en sevdiğim grup nirvana’nın tüm cd’lerini orijinal almaya söz vermişim filan, böyle şeyler işte… (bkz ergenlik arafı)

nevermndkucukiskenderkapak.jpg

bukowski’yi, küçük iskender’i, umay umay’ı filan okuyorum, en sevdiğim keşifler. altını çize çize, sevdiğim yerleri aklıma kazıma isteğiyle öyle bastırarak çizmişim ki hala izi var kitaplarımda. en sevdiğim şiirlerden biridir hala “bir martıyı ağlattın sen“.

 

işte okulu asıp herkesin okula veya işe gittiği o sabah saatlerinde, discman kulağımda, muhtemelen ramones veya nirvana dinliyorum, insan akış hızının aksine sakin sakin yürüyorum, önce bir bakkaldan çantama atıştırmalık dolduruyorum, sonra o kitabevine giriyorum… uzun uzun geziyorum, beğendiklerimi toparlayıp arka bahçeye geçiyorum. sokağın gürültüsü bir anda kesiliyor, ağaç hışırtıları ve sadece kitap okumak veya sessizce oturmak isteyen her yaş grubundan kişinin geldiği bahçede ben de kendime göre en rahat yeri buluyorum. o kitaplarla geçici yuvama yerleşiyorum (home is where your heart is). bir kaç çay ve oralet eşliğinde orada bütün günü okuyarak ve müzik dinleyerek geçiriyorum, acıktığımda atıştırmalıklarımı yiyorum, hatta orda bir kaç kez uyuyakaldığımı bile hatırlarım – bir şekilde günün sonunda beğendiğim kitaplardan param hangisine yeterse onu alıp huzur içinde eve dönüyorum. ah o huzur… gerçekten, abartmıyorum, yüzümde sakin bir gülümseme ile eve dönebilmekten bahsediyorum!

hayatta her bir araf bir önceki arafın bazı yerlerini zihinde biraz daha silikleştirirken bu yerlere bir sonraki arafta hatırlamak üzere güzel şeyler koymak neden zorlaşıyor? bize mi öyle geliyor?

bazı hisler geçiyor, bazı hisler baki kalıyor.

nereye ve ne kadar süreliğine gidersem gideyim güzel müzik dinleyerek güzel kitap okunan bir ortamı da yanımda götürme ihtiyacım bu yüzden mi acaba?

abartmıyorum ha.

9 buçuk sene önce ankara’dan istanbul’a taşınırken 1 geceyi hangi kitap ve cd’lerimi getireceğime karar vererek geçirmiştim. hiç pişman değilim. en sevdiğim yazar paul auster’ın tüm kitapları şu an benle salonda olmasa çok eksik hissederdim, çok net.

kıtaplık
huzur+

insanların salonda ‘yayıntı’ gözle baktığı kitaplık benim için evin vazgeçilmezi. arada o kitaplık önünde durup eski kitap alıp karıştırmak ve o kitaptan sadece benim alabileceğim o kokuyu almak adeta doğal bir terapi.

önceki araf dönemimde (bkz ergenlik) kitap tartışmak ve takas etmek çok doğalken şimdi kağıt üstü herhangi bişey okuyan birini görünce gözlerim doluyor (bkz teşbih).

hikayeler yazılmalı bence ya. okumuyorsanız da yazın.

hadi eyvallah.

not: kapak fotoğrafı lugat365

mini sözlük (bu sözlükteki mekanlara ait yorumlarım tamamen 2000’li yıllara aittir. belki yaşça küçük biri veya ankara’yı bilmeyen biri denk gelmiştir diyerek açıklama gereği duydum):
karanfil sokak: 2000’lerde ankara’da alternatif takılan ergenlerin çok iyi bileceği, yüksel caddesi’yle birlikte anılan, ister sokakta ister içerilerde takılabileceğin bir özgürlük sokağı.
güvenpark: dolmuşların inme bindirme, insanların genel anlamda buluşma yeri. taksim’de akm önü gibi düşünülebilir jeopolitik konum açısından.
discman: cd-çalar. walkman’in bir üst versiyonu (walkman de kaset-çalar).
cd: compact disc, kasetin bir üst versiyonu.
dolmuş: minibüse benzeyen, belki ondan biraz daha büyük, taksidolmuş ile minibüs arasında bir yerde olan mavi toplu taşıma aracı.

 

facebook, ilham verici, mutlu, oylesine, sosyal medya, twitter

Wikipedia’dan #WeMissTurkey Kampanyası

Wikipedia ansiklopedisine yaklaşık 10 ay önce Türkiye’den erişim engeli geldi ve bu kadar süredir Wikipedia’ya girilemiyor.
Wikipedia bunla ilgili dün gece sosyal medya hesaplarında bir kampanya başlattı. Resmi sosyal medya hesaplarında profil fotoğrafını değiştirip bir de açıklama yapan Wikipedia #WeMissTurkey (Türkiye’yi Özledik) hashtag’ini kullanmaya başladı.

Wikipedia’nın açıklaması şu şekilde:
“Bir sabah uyansanız ve Wikipedia’ya erişemeseniz ne hissederdiniz? Türkiye’de bu olay yaklaşık 10 ay önce yaşandı. Türkiye’de yaşayan 80 milyon insan bir anda Wikipedia’yı okumaktan ve Wİkipedia’ya destek vermekten alıkonuldu. İşte bu yüzden bu hafta boyunca Türkiye ile ilgili bilgiler paylaşacağız.
#WeMissTurkey hastagiyle bize Türk kültürüyle ilgili soruları sorun ve biz de bütün bir hafta boyunca bilgileri güncelleyelim.”
Ayrıca Wikipedia, sosyal medya hesapları için özel olarak geliştirilen çerçeveyi de kullanıcıların kullanmasını istedi.

Wikimedia UK (Birleşik Krallık) hesabı da kampanyaya “Size Türkiye’nin yemeklerini ne kadar sevdiğimizden bahsetmiştik. İşte sevdiğimiz yiyecekler…” şeklinde esprili bir notla katıldı.

wikiuk

Bakalım bu kampanya nasıl devam edecek ve nasıl sonuçlanacak?