2018, apple, dijital, i, ilham verici, iOS, madde madde

iOS 12’nin En Çarpıcı 5 Özelliği

Apple sonunda uzun zamandır beklenen yazılım güncellemesi iOS 12’yi duyurdu.

Eğer tüm veriyi yedeklediyseniz ve en son sürümü kullanıyorsanız iOS 12’yi indirebilirsiniz. Peki bu yeni sürümle gelen en çarpıcı özellikler neler?

Group Facetime

ios-12-group-facetime-2-1600x1000
Artık aynı anda 32 kişi ile Facetime yapılabilecek.

Animoji & Memoji

Konuşmalar daha eğlenceli ve renkli olacak. Bu yeni emojiler görsellere de yerleştirilebilecek.

Yenilenmiş Harita Uygulaması

ios12newmapssf-720x720
Şimdilik sadece San Francisco için geçerli olan bu yeni özellik yavaş yavaş yayılacak. Sadece sokaklar değil, artık tüm yeşil alanlarla ilgili çok daha detaylı bilgi verilecek.

“Measure” Uygulaması

measure-app-720x720
Etrafınızdaki objelerle ilgili rahatlıkla ölçüm yapılmasını sağlayan yeni bir uygulama geldi: Measure. Çok kolay kullanılabilen bu uygulama sayesinde bir kaç nokta belirleyerek veya telefonu kaydırarak ölçüm yapılabilecek.

Telefon Kullanım Zamanı – Görüntüleme Zamanı Ölçümü

ios-12-screen-time-720x720
Son zamanlarda piyasaya sunulmaya başlanan ve telefonda geçirilen zamanın ne kadarının nerede olduğunu gösteren ayrı bir uygulama yerine yeni sürüm ile bu bilgilere erişim sağlandı! Belki de en çok ses getirecek olan bu özellik 🙂

Sizin en çok beğendiğiniz hangi özellik oldu?

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

dijital, dijital göçebe, göçebe, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, saadet :)

DİJİTAL GÖÇEBE OLMAK İÇİN 10 ADIM

digital-nomad-640x300
Her şey 55 yıl kadar önce, ilk giyilebilir teknolojinin bir kumarbaz tarafından rulet oyununda tahmin amaçlı kullanılmasıyla başladı. “dijitalleşme” bu olay sonrasında öngörülemez bir ivme kazandı ve akıllı şehirler, sensörlü bitkiler derken kendimizi arada kalmış, şaşkın bir nesil olarak “dijitalleşme çağı”nın ortasında bulduk.
Zamanla “dijital” kelimesi çok yaygın bir sıfat olarak hayatımıza girdi: dijital pazarlama, dijital tüketim, dijital kanallar derken son zamanlarda gündemimizde artık “dijital göçebe”ler de var (“digital nomad”).
Dijital göçebeler cesur, açık zihinli, iletişimi kuvvetli, kişisel motivasyonu ve disiplini yüksek; tek ihtiyacı iyi bir bilgisayar/tablet ve güçlü bir wi-fi olan; bunları kullanarak dünyanın her yerinden para kazanabilen; benim gibi günlük 10 saatini gri/mavi tonlarındaki ofisinde geçirenlerin gözlerinde bir damla yaşla takip ettiği insanlar.
header
Bir çırpıda böyle büyük bir değişiklik yapılamayacağına göre buna karar verdikten sonra neler yapabilirsiniz?
  • Elektronik ortamda çalışabilmek için gerekli şeyleri öğrenin.
  • Boş zamanlarınızda serbest bir işiniz olsun; yapmaktan hoşlandığınız bir iş bulun ve bunu “freelance” yapmaya başlayın.
  • Artık okumak için okula gitmenize gerek yok; bir konu seçerek bu konuyla ilgili ders alın.
  • Küçük çaplı bir elektronik şirket satın alın. Bu da size ilk başta uzaktan para kazanıp kazanamayacağınızı gösterecektir.
  • Dijital göçebe ağlarından faydalanın ve bu bilgileri değerlendirerek para biriktirin.
  • Yurtdışında geçici ve kısa süreli de olsa çalışabileceğiniz bir iş bulmaya çalışın.
  • Kendi işiniz varsa bu işi elektronik ortama taşımayı ve dijitalleştirmeyi deneyin.
  • Kendi işinizde çalışmıyorsanız patronunuzla konuşun ve uzaktan çalışarak da işleri yetiştirebileceğinize ikna edin.
  • Patronunuz buna izin vermediyse ve siz yine de bunu bir deneyimlemek istiyorsanız sadece bu şekilde çalışabileceğiniz iş arama motorlarına kaydolun.
  • Ve sonunda, bu adımlardan bir veya bir kaçını deneyimledikten sonra kendinizi hazır hissettiğiniz noktada her yerden yönetebileceğiniz, kendi yeteneklerinizi kullanarak yapabileceğiniz bir iş kurun.
  • Hadi benden 1 madde daha; son adım olarak gidip kendinize tek yön uçak bileti alın!

Böyle bir hayat şeklinin sonsuza kadar sürmeyeceği açık ve net olsa da ne olursa olsun insana çok şey katacağı çok belli (mi?).

Bu nedenle eğer gerçekten içinizden geliyorsa belki de çok beklemeden bu yönde bilgi ve deneyim biriktirmeye başlamakta fayda var. Hiç bir zaman hiç bir şey için geç kalmış sayılmayız, değil mi?

Siz dijital göçebe olmak ister miydiniz? Nasıl bir yol izlerdiniz?

laptop-beach-e1276165762964

deney, hayal, ilham verici, madde madde, saadet :)

ŞİKAYET ETME, MUTLU OL!

Artık hemen hemen her yerde mutlu olmanın bir kaç yoluyla ilgili yazı görmek mümkün. Bunun nedeniyle ilgili bir sürü şey söylenebilir ama aslında çok temelde “mutlu edilmeyi” beklemekten çıkıp “mutlu olmaya” yönelsek sanki her şey sanki biraz daha kolay olacak, değil mi?

Günümüzün en kolay iletişim yöntemi olan “şikayet etmek” neredeyse refleks olarak sinir sistemimize yerleşmiş durumda. Bu konuda eminim etrafında çok başarılı kişiler vardır! Bu kişiler aslında doğal birer enerji emici olduklarının farkına varmadan her an şikayet edecek bir şeyler bularak deşarj olurlar ve etrafındakileri tüketirler.

enerjivampirleri

Şikayet etmekten beslendikleri bile söylenebilir!

Bu derece olmayanlar ise yavaş yavaş o noktaya ilerlediklerinin çok farkında olmadan havanın durumu, ortamın ısısı, minibüste yanına oturan kişinin parfümü, trafiğin yoğunluğu gibi değiştiremeyeceği konular üzerinde yorumlar yaparak günü geçirirler.. oysa ki tüm bunlar kişinin yanlış nöron bağları kurarak bu hareketin bir alışkanlık olarak kendine zamanla ve sinsice yerleşmesinden başka işe yaramaz.
Değiştirebileceğimizden emin olduğumuz tek şey KENDİMİZ olduğuna göre, belki daha az şikayet ederek biraz daha mutlu olabiliriz, ne dersin?
42465769d61f928da9a4508880f19845

Yapabileceğimiz çok temel şeyleri 5 maddede toparlamak gerekirse kısaca bunlar aşağıdaki gibi olabilirdi:

  • Düşünme şeklini değiştir: daha güzel nöron bağları oluştur.
  • Daha az yargılayıcı ol: öncelikle kendine bunu sık sık hatırlat! En çok kendini yargılıyor olduğunun sen de farkındasın, değil mi?
  • Hayatında şükrettiğin şeylerin ve kişilerin listesini yap: şükrettiğin ne varsa bu hissini onlara karşı hep koru!
  • Sorumluluk al: kendine olan güvenini geliştir ve besle.
  • Sana mutlu hissettiren şeyleri, kişileri ve durumları yakala: onları bırakma!
Bunlara ek olarak benim kendime en sık hatırlattığım sözlerden birini şuraya bırakayım, Mahatma Gandhi’nin belki de en ünlü cümlesi:
“Be the change you wish to see in the world.”
“Dünyada görmek istediğin değişimin bir parçası ol.”
Sen bu dünyada nasıl bir değişim istersin ve bundan şikayet etmek yerine olmasına nasıl katkı sağlayabilirsin?
Ne dersin, daha az şikayet daha mutlu hissetmeni sağlayabilir mi?