2018, deney, hayal, konfor alanı!, oylesine, Uncategorized

şifonyer, parametre.

hangi hissinden nasıl besleniyor’dan ziyade ne zaman hangi besin sana yarıyor – fark yaratan o.

en eve hakim annenin dahi içinde ne olduğuna dair yorum yapamayacağı çekmeceler her evde vardır, hatta en az bir tane. bişey aramak için açarsın, mesela bant lazım olur işte hani artık çok kullanılmıyor ya, arada bi öyle gelir zamanı, ara ara bulamazsın, gözün o çekmeceye ilişir, kesin ordadır der bakarsın, küçük pasta mumları, tarihi geçmiş ilaçlar, gözlük camı silme bezi, küçük kalmış silgi filan artık her şey çıkar da o bant ya en sonda çıkar ya da çıkmaz, böyle çekmeceler var ya hani, ben de beynimi farklı büyüklük ve derinlikteki bir sürü böyle çekmeceden oluşan dev bir şifonyer gibi düşünüyorum.

aslında “beynimi” diye bahsetmek doğru mu onu da bilemiyorum, bilincimi veya bilinçaltımı mı demeliyim ki, çok hakim değilim bu konulara maalesef, daha doğrusu biraz biliyorum da, doğru kullanıma karar verecek kadar değil.

ne ararken ne bulacağım hiç belli olmuyor.

gün içinde nereden ne çıkacağı belirsiz, bazı raflar ulaşım imkansız, ancak bir destek gerekiyor, bazıları o kadar tozlu ve altta ki açmak kesinlikle istemiyorsun ama bunların içinde ne olduğunu az çok biliyorsun/hatırlıyorsun. birini düzenlerken oradaki fazlalıkları koyacak yer bulamayıp başka bir yere yığıyorsun, hatta bazen sıkıştırıyorsun, sonra unutuyorsun, “ya bunda ne vardı acaba” diyerek çekmeceyi açmanla içindekilerin bir anda etrafa saçılarak çıkması bir oluyor.

sonra yine topla toplayabilirsen.

benim durum biraz şöyle aslında, çağrışımlarımı kontrol edemiyorum, bazen o kadar hızlı bir düşünce zinciri oluyor ki o noktaya nereden geldiğimi ben bile tam takip edememiş oluyorum, anlatabildim mi?

şu an bunları yazarken bile kaç kez bir yerlere gittim geldim.

bazen de rüyalarımdaki olaylar hiç gerçekçi olmasa da bana yaşattığı hisler ve sabah uyanınca ağzımda bıraktığı o tat o kadar gerçekçi oluyor ki buna ayrı şaşırıyorum.

beyin ve içerdiği gözle görünür/görünmez her şey tam bir muamma, bu sence de çok ürkütücü değil mi?

bir video var şimdi detaylı tam anlatamayacağım da, atomik boyutta parçaların hareketlerini gözlemliyorlar, gizli kamera ve açık kamera ile çeşitli deneyler yapıp kaydediyorlar ve kamera varken parçaların daha kararlı davrandığını fark ediyorlar. şimdi bunu yanlış anlatıyor/hatırlıyor da olabilirim, öyleyse bir zahmet düzeltirsin.

ama şöyle ki, her şey sürekli bir titreşim ve değişim halinde zaten. değil mi? HER AN, HER ŞEY.

iki koşulu karşılaştırırken aslında değişen o kadar çok parametre var ki, karşılaştırmak ne derece mantıklı ve doğru önce bunu sorgulamak lazım.

böyle düşündüğüm için aslında insanlardaki bir çok değişime karşı çok esnek oluyorum ve bu suiistimal edilen bişey de olabiliyor ama çok da sallamıyorum sanırım, bilemiyorum, belki bu da değişir tabii.

ne diyordum. parametre. o an tek değişen şey o kameraların ortamdaki varlığı gibi olsa bile bilemediğimiz neler var kim bilir, dimi.

bir an düşündüğün şey bir ana uymuyor. bir anki sen ile bir sonraki andaki sen aynı değilsin ki.

bunu dramatize etmeyince hayat güzel. çok da çekmece karıştırmamak lazım ya. Bbraz daha sakin kalmak lazım.

kendime bu ara en çok hatırlattığım şey bu.

artık yıldızlar mıdır ay mıdır mars mıdır nedir bilemiyorum, bu ara ortalık dağınık, çekmeceler karışık.

 

 

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

deney, dijital, dijital detoks, konfor alanı!, oylesine, sosyal medya, Uncategorized

dijital mi detoks?

dijital detoksmuş.

google’a sorayım dedim böyle bişey var mı diye, yani sözlük açıklaması filan, hakikaten varmış.digitaldetoxne diyo kısaca?

dijital detoks: stresi azaltmak veya gerçek dünyadaki sosyal etkileşime yönelmek amacıyla bir insanın elektronik cihazları (akıllı telefon, bilgisayar vs gibi) kullanmayı bıraktığı zaman dilimi.

vay arkadaş…

hangi ara böyle şeylere ihtiyaç duyar olduk?

oturup black mirror izlemeyi biliyosun da orada işlenen konulara adım adım çok yaklaştığımızın da farkında mısın?

geçen hafta 14 yaşında bir kız, bir şapka markasının reklam yüzüymüş, lakabı “Dolly”, internette uğradığı saldırılara dayanamayıp intihar etti. link koyuyorum ama bak hemen gitme. dur oku bunu, çok yazmicam zaten. sonra ona bakarsın. ne diyodum. avustralya’da. bak avustralya diyorum. google’da görsel aratınca kanguru fotoğrafı çıkan bir ülke burası. böyle bir yerde, 14 yaşında bir kız “internet zorbalıklarına dayanamayarak” intihar ederse, sen o şapkayı çıkarıp karşına koyup biraz düşüncen hacı. bu iş nereye gidiyor, neresinden tutsan elinde kalıyor – napsan işine yarıyor, hayatının ne kadarı neyle geçiyor, zamansızlıktan şikayet ederken hayatında internet bir şekilde olan kişilerin günde ortalama 7 saat herhangi bir ekrana baktıklarını ve bunun yaklaşık 3 saatinin akıllı telefon ile geçtiğini biliyo musun? sonra spor yapamam, kitaba zaman yok, en yakın arkadaşını “öylesine” en son ne zaman aradın?

biraz telefona değil de aynaya baksan. selfie çekerken nasıl gözüktüğünü merak ettiğin için değil, mecazi anlamda işte, ya da gerçekten git bak ve konuş kendinle.

sende de sürekli izleniyormuşsun hissi var mı? o an bile rahat konuşabiliyor musun kendinle, merak ettim.

lisede bir ara aynı sınıfta olduğun ama senelerdir iletişim kurmadığın kişilerin bazen ayakları bazen yakın plan kafaları, ofisten arada kafanı bir kere aşağı indirerek selamlaştığın kişilerin yazın bitmek bilmeyen yunanistan tatil fotoları ve kışın da yazın çekip paylaşmadıkları şeyleri paylaşmaları, her ama HER CUMA mutlaka rakı kadehini tokuşturanların boomerang’ları, her ama HER CUMARTESİ sabah koşmaya filan gidenlerin sahilde zıplayarak X olma boomerang’ları, kışın limitsizce yazı özleyip yazın off çok sıcak diye dudak bükenler… liste uzar gider. gizli gizli şeyma’ya, kerimcan’a, viktoryassikrıt encıllarına filan baktığını herkes biliyor, saklama şimdi. beyninde nasıl karışık ve dolu bir veritabanı var… bunların arasında ordan burdan takip ettiğin kaliteli içerik üretenler veya can arkadaşların da oluyor ama hem arada kaynıyor, hem de muhabbetin baltalanıyor hacı farkında mısın? artık arkadaşının en son nerede ne yaptığını bilir olduğundan onla bir araya gelince 7.dakikada filan konuşacak şeyin tükeniyor ve manzara şuna dönüyor:

cellphones

annenin, aysel teyze’nin filan orda olmasına ilk başlarda şaşırıyodun, ya şimdi? günler bile wassap gruplarından yapılıyor, altınlar bitcoin’le takas ediliyor, gıybetler için bir araya gelip kahve içmek yerine screenshot’larla mesajlaşmalar akıyor, eskiden löp löp yaprak sarmaları götüren nurcan hala botoks yaptırıyor, babalar kahvede pişti yerine telefondan poker oynuyor, gündelik hayatta görmezden gelebildiğimiz şeyleri iki mavi tık ile görmezden gelemiyoruz

madem online’sın neden bana yazmadın kavgaları, birbirinin telefon şifresini bilmenin birbirine aşırı güvenmek olduğunu sa(vu)nan çiftlerin iç acıtıcı halleri, kalem kitap tutmak için gelişmesi gereken parmakların tablet açmak için gelişmesi ve bebeler yutub’dan kendi istediği videoyu açınca ailelerin aferim akıllı çocuğuma nidaları. ha tabi sonradan yavrum bırak şunu artık elinden’e hızlıca geçiş var, unutmamak lazım.

karikatur-facebook3

daha sayayım mı?

dijital detoksmuş…

her bir platformun ayrı güzelliği olmasının yanı sıra ayrı dark side’ı var. artık akıllı cihazında hangi uygulamada ve ne kadar zaman geçirdiğini kaydedip sana ayar veren uygulamalar var. bunları da bile isteye sen indiriyosun ha.

çıldırıyoruz. ve bu daha başlangıç.

irade sıfır, bilerek isteyerek bişey okumak sıfır, kitap filan hak getire, varsa yoksa boynu bükük sosyal medya takibi.

bunların bir de senin algını nasıl yönettiği, isteklerini&hayallerini nasıl tükettiği ve seni nasıl mantıksız hareketlere sürüklediği filan apayrı. oralara girmeyeyim. girmeden döneyim ben hatta hacı, konu baya dağıldı çünkü, ben baya darlanmışım sanırım.

arada bir kaç kez telefonsuzluk denemem oldu. yogalı filan öyle bişey de değil, evde baya, kendi kendime, telefonu komple kapatıp, çekmeceye koyup 2 gün hiç bakmadan geçirdiğim filan. gerçekten iyi gelmişti, o ayrı. ama son dönemlerde bu kirlilikten gerçekten çok bunaldım. meditasyon filan yapayım desem, ki öyle aşırı yapıyorum çok yogik yaşıyorum filan yok ha, deniyoruz işte kendi kendimize, sessizce oturmak diyelim sadece, sessiz bir ortamda sessizce oturmaya çalışmak, o da olmuyor ki, beynin 8x kirlendiyse yapmaya çalıştığın meditasyon 0,8x filan bile temizlemiyor.

meditasyon yaparken fotoğrafını çektiren var hacı.

dijital mi detoks?

neyse.

gözümün önüne böyle kareler gelmesinden, gereksiz kişilerle ilgili gereksiz bilgiler biriktiriyor olmaktan, ondan bundan şundan biraz(?) darlanıp telefonda bir temizlik yaptım ve bir süre sahalardan uzağım.

işime yarayan ne var; twitter ve linkedin. buralar dışında her yerden (insta, feysbuk filan) elimi çektim. dijital detoksmuş. tam o değil benimki aslında da. sayılır.

övünmüyorum bu arada ha, iradeli bir insan olsam zaten mesela “o son 5 kilo”mu da verip kötü alışkanlıklarımı çoktan bırakmış olurdum.

gel abi sen de yap, bi dene bakalım filan yok. sen ne istiyosan onu yap hacı, kim ne karışır, bakalım ben bi tur bunu göreyim dedim, umarım bir süre dönmem sahalara. bakalım. görcez.

sonrasında neler düşündüm onu da paylaşcam kadjsldkjlaskj yok be ne paylaşcam. bazı konularda bir miktar konuşmak yeter.

ha ama eğer bu yazı iyi ya fena değil filan deyip birileriyle paylaşmak istersen ateşle ya, şeyapma ahjsdajsdhjsd

hadi eyvallah.

deney, Elon Musk, ilham verici, konfor alanı!

ELON MUSK VE 30 GÜNLÜK İLGİNÇ DENEYİ

Başarılı girişimcilerin kariyerlerinde bazen birden fazla kırılma noktası olduğunu, zihinlerinin farklı çalıştığını ve deneyimlerinden öğrendiklerini çok iyi değerlendirdiklerini biliyoruz.

Son dönemlerde Mark Zuckerberg ile AI konusunda olan atışmasıyla gündemde olan ve dünyanın en başarılı girişimcileri arasında sayılan Elon Musk’ın da hayatında bir dönem 30 günlük ilginç bir deney yaptığını biliyor muydunuz?
Öncelikle Elon Musk hakkında bir kaç kısa bilgi:
  • 1971 doğumlu.
  • 12 yaşında kendi hazırladığı ilk bilgisayar oyununu satar.
    20’li yaşların sonunda multimilyoner olur.
    Tesla şirketinin sahibi, ortağı ve CEO’su.

Image: Musk, CEO of Tesla Motors and SpaceX, attends the Reuters Global Technology Summit in San Francisco

Elon Musk henüz bir üniversite öğrencisiyken mezun olduktan sonra ne iş yapacağını düşünmek yerine insanlığın hayatta karşılaşabileceği büyük zorlukları ve bunlarla ilgili ne yapabileceğini düşünür. Dönüştürülebilir enerji kaynakları üzerine çalışma fikri de bu dönemlerde gelişmeye başlar.

Hayatta eğer bu konuda bir şekilde başarılı olacaksa ilk önce minimum yiyecekle nasıl idare edebileceğini görmesi gerektiği sonucuna varır ve 30 gün boyunca yiyeceğe her gün sadece 1 dolar harcamaya karar verir. Bol bol sosisli sandviç ve makarna gibi yiyeceklerle geçen bu ay sonunda başardığını görür; kalabileceği bir yer ve bilgisayarı olduktan sonra 30 dolar ile ayı bitirebilmiştir.
Bu ona şu bakış açısını getirir: girişimci olup kendi işini yapmaya başladığında ilk başlarda ayda 30 dolar bile kazansa geçinebilecektir ve kendini başarılı görecektir.. ki işler buna benzer şekilde gelişir. İlk şirketini kurduğunda günlerce, aylarca şirkette uyur ve duşu bile yakınlarda bir dernekte alır!
Şu anki servetinin 15.5 milyar dolar olduğunu düşününce, diğer bir çok etkene ve kişisel özelliklerine ek olarak dışarıdan çok basit gözüken bu “konfor alanından çıkma” deneyinin ona bambaşka bir bakış açısı kattığı ortada; değil mi?
Siz böyle bir deney yapmak isteseniz konfor alanınızın size sunduğu hangi rahatlıklardan ödün verirsiniz?
comf
ilham verici, konfor alanı!, saadet :)

PARAYLA SAADET OLUR MU?

1976 yılında bir şarkı sözü olarak hayatımıza girip neredeyse “özdeyiş” haline gelen “Parayla saadet olmaz” savı bazı insanlar için istedikleri kadar para kazanamadıkları veya biriktiremedikleri için bir avuntu, bazı insanlar içinse baştan kabul edip hayatlarını üstüne kurdukları bir öğreti.

Bu sadece bize özgü değil – dünyada genel anlamda kabul gören bir konu. Ve tabii ki araştırmaya açık!
Peki.. para saadet alamıyor belki ama, daha az stresli ve daha sağlıklı yaşamamızı sağlayan şeyleri almamızı sağlayabilir mi?
sad-face-plus-money-equal-happy-face
University of British Columbia ve Harvard Business School araştırmacıları tarafından yapılan bir  araştırmaya göre para doğru bir şekilde kullanıldığında gerçekten mutluluk satın alabiliyor!

Araştırmacılar Amerika, Danimarka, Kanada ve Hollanda kökenli 6000’den fazla yetişkin birey üzerinde aşağıdaki 3 başlık altında çeşitli çalışmalar yapmış:

  • Kendilerine boş zaman yaratmak için harcadıkları para miktarı.
  • Hayattan tatmin olma seviyeleri.
  • Hayatlarındaki stres seviyeleri.
İlginç sonuçlar mevcut.. bireyin kazandığı para arttıkça bunu harcamak için zaman bulamamaya başlıyor, bu da gündelik hayatındakilere ek bir stres kaynağı oluyor. Kazanılan paranın bir kısmını kendisine boş zaman yaratmak için çeşitli hizmetlere (ev temizliği, yemek yapma, ulaşım vs) harcayan bireyler daha mutlu, daha sağlıklı ve daha az stresli yaşıyorlar – zamanlarını daha tatmin edici aktivitelere ayırabiliyorlar.
Bu araştırma kapsamında yapılan bir saha deneyinde Kanada’dan 60 adet bireye 40 dolarlık iki çek veriliyor – biriyle bir hafta sonu zaman yaratıcı bir harcama, diğeriyle de bir sonraki hafta sonu maddesel bir harcama yapmaları söyleniyor. Ve sonucunda nasıl hissettikleri takip ediliyor.. sonucunda görülüyor ki bireyler zaman yaratıcı bir harcama yaptıktan sonra kendilerini çok daha mutlu hissediyorlar.

818 adet Hollandalı milyoner gündelik ev işleri için bir harcama yapmaktan hoşlanmadıklarını itiraf etmişler!

Ve bu araştırmaya katılan her 98 bireyden 2’si böyle bir zaman kazanmak için haftalık maksimum 40 dolar ayırabileceğini belirtmiş.

 

Bu tür araştırmalarda alınan sonuçlara göre bir birey ev işi gibi gündelik işlerle uğraşmadığında o zamanı çok daha iyi değerlendirebiliyor ve kendini gerçekten sağlıklı ve mutlu hissediyor; fakat bunun farkında olsa bile -ne kadar para kazanırsa kazansın- gerek kültürel etki, gerek genetik faktör, gerek ‘para harcamaya bakışı” nedeniyle parayı “görebileceği maddesel şeylere” harcamayı tercih ediyor – “istiyor” diyemiyorum, “tercih ediyor”.

Hayatın gittikçe daha hızlı aktığı ve “zaman”ın bir çok şeyden kıymetli olduğu bu dönemde dilediğimiz gibi geçirebileceğimiz bir zaman dilimi elde etmek için çeşitli hizmetler satın alma imkanımız varken; üstelik artık teknolojinin de gelişmesiyle hemen hemen her türlü hizmete çok kolay ulaşabilirken bunu neden tercih etmiyoruz?

Sizin tercihiniz nasıl?
Ne dersiniz, parayla saadet olur mu?
dijital, dijital göçebe, göçebe, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, saadet :)

DİJİTAL GÖÇEBE OLMAK İÇİN 10 ADIM

digital-nomad-640x300
Her şey 55 yıl kadar önce, ilk giyilebilir teknolojinin bir kumarbaz tarafından rulet oyununda tahmin amaçlı kullanılmasıyla başladı. “dijitalleşme” bu olay sonrasında öngörülemez bir ivme kazandı ve akıllı şehirler, sensörlü bitkiler derken kendimizi arada kalmış, şaşkın bir nesil olarak “dijitalleşme çağı”nın ortasında bulduk.
Zamanla “dijital” kelimesi çok yaygın bir sıfat olarak hayatımıza girdi: dijital pazarlama, dijital tüketim, dijital kanallar derken son zamanlarda gündemimizde artık “dijital göçebe”ler de var (“digital nomad”).
Dijital göçebeler cesur, açık zihinli, iletişimi kuvvetli, kişisel motivasyonu ve disiplini yüksek; tek ihtiyacı iyi bir bilgisayar/tablet ve güçlü bir wi-fi olan; bunları kullanarak dünyanın her yerinden para kazanabilen; benim gibi günlük 10 saatini gri/mavi tonlarındaki ofisinde geçirenlerin gözlerinde bir damla yaşla takip ettiği insanlar.
header
Bir çırpıda böyle büyük bir değişiklik yapılamayacağına göre buna karar verdikten sonra neler yapabilirsiniz?
  • Elektronik ortamda çalışabilmek için gerekli şeyleri öğrenin.
  • Boş zamanlarınızda serbest bir işiniz olsun; yapmaktan hoşlandığınız bir iş bulun ve bunu “freelance” yapmaya başlayın.
  • Artık okumak için okula gitmenize gerek yok; bir konu seçerek bu konuyla ilgili ders alın.
  • Küçük çaplı bir elektronik şirket satın alın. Bu da size ilk başta uzaktan para kazanıp kazanamayacağınızı gösterecektir.
  • Dijital göçebe ağlarından faydalanın ve bu bilgileri değerlendirerek para biriktirin.
  • Yurtdışında geçici ve kısa süreli de olsa çalışabileceğiniz bir iş bulmaya çalışın.
  • Kendi işiniz varsa bu işi elektronik ortama taşımayı ve dijitalleştirmeyi deneyin.
  • Kendi işinizde çalışmıyorsanız patronunuzla konuşun ve uzaktan çalışarak da işleri yetiştirebileceğinize ikna edin.
  • Patronunuz buna izin vermediyse ve siz yine de bunu bir deneyimlemek istiyorsanız sadece bu şekilde çalışabileceğiniz iş arama motorlarına kaydolun.
  • Ve sonunda, bu adımlardan bir veya bir kaçını deneyimledikten sonra kendinizi hazır hissettiğiniz noktada her yerden yönetebileceğiniz, kendi yeteneklerinizi kullanarak yapabileceğiniz bir iş kurun.
  • Hadi benden 1 madde daha; son adım olarak gidip kendinize tek yön uçak bileti alın!

Böyle bir hayat şeklinin sonsuza kadar sürmeyeceği açık ve net olsa da ne olursa olsun insana çok şey katacağı çok belli (mi?).

Bu nedenle eğer gerçekten içinizden geliyorsa belki de çok beklemeden bu yönde bilgi ve deneyim biriktirmeye başlamakta fayda var. Hiç bir zaman hiç bir şey için geç kalmış sayılmayız, değil mi?

Siz dijital göçebe olmak ister miydiniz? Nasıl bir yol izlerdiniz?

laptop-beach-e1276165762964