farkındalık, hayal, ilham verici, mindfulness, mutlu, oylesine, saadet :), Uncategorized, yoga

* y o g a *

surfboard
Gökçeada’da windsurf sonrası tahtada esnemece, Ağustos 2016.

2015 yılından bu yana 21 Haziran Dünya Yoga Günü olarak kutlanıyor.

deliye her gün yoga!

çok eskilerden değil – hatta yeni dönem diyebileceğimiz bir eğitmenin (Jason Crandell) güzel bir cümlesini şuraya koyayım:

Yoga is the perfect opportunity to be curious about who you are.

diyor ki, yoga kim olduğun konusunda meraklı olmak için en iyi fırsattır.

gezmeye ve eğlenmeye düşkün geçen uzun senelerden sonra üniversite 2.sınıftayken biraz daha sağlıklı yaşamak istedim ve “pilates” diye bir sporun varlığını öğrendim. şans ki okulumda fakültenin yanındaki binanın üst katı spor salonu ve bu tür dersler için ayrılmıştı ve Ankara’daki en iyi pilates eğitmenlerinden biri orda gönüllü olarak ders veriyordu. sanıyorum bu dediğim 2006 – 2007 olmalı… (koş Sevim yaş ortaya çıkıyor) (“koş Sevim” esprisinden bile çıktı ya şimdi) (neyse devam edeyim) ben o dönemde bu işi çok sevdim ve haftada 2-3 gün okulda bu derslere gitmeye başladım. araya yaz tatili girdi, ben yine de bunu bırakmamak için o zamanlar şimdiye göre gerçekten kısıtlı olan internet aleminden videolar bulmaya çalıştım, gidip kendime “pilates topu+kitap+cd” seti filan alıp aylık harçlığımın yarısını verdim, yol gösterecek kimse veya etrafımda bunla ilgilenen birileri de yokken ben tüm bunlara direnerek kendime bir pratik düzeni oluşturmaya uğraştım. yazlığa gittik, mat filan yok yanımda, iki – üç havlu üst üste koyup orada pratik denemeleri yaptım. sabah uyanınca kahvaltıdan önce 1 saat matın üstünde zaman geçirip öyle kendime geliyordum. ki düşün, şu an bunu yapamıyorum! gençlik işte.

neyse.

derken bir sabah ben yine internette video ararken bir yoga videosuna denk geldim. biraz denedim, baktım, e güzel bu dedim, arada da bundan yapayım. yogayla ilk tanışmam öyle yani, “online”!

zaten sonra son sınıf, okul bitti. okul bitmeden başvurduğum ve girmek için çok çabaladığım işim için mezuniyetten 1 ay sonra Istanbul’a yerleşmem gerektiği ortaya çıktı ve apar topar kendimi burada buldum. bu da 2008.

o arada bir süre biraz flu. ilk defa kendi evim, işim, değişen çevrem, hayatım, Ankara’ya geliş gidişlerim falan, oraları bir ara belki anlatırım. aradan bir süre geçti, içimden bir ses “bişeyler yapmalısın” diyor, ama yapmıyorum.

Bali Temple
Bali’de şahane bir temple’dan bir kare. 2014 Şubat.

YogaŞala ile tanışmam da o dönemde benim için bir şans. bir gün bakıyorum ne yapsam ne etsem, o ara YogaŞala’yı gördüm. akşam 19:30, Nişantaşı’nda ders var. ben de Mecidiyeköy’de oturuyorum. iş yerim Levent’te. çok rahat giderim ben buna dedim. ve bu şekilde oradaki ilk dersime gittim. ilk dersimin Ürün Kurtiç ile olması da ayrı bir şanstı. al bu da 2009.

bu şekilde bu sonsuz yola girmiş oldum…

fiziksel zorlanmaların yanı sıra zihinsel ve içsel de beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin etmediğim bir yolculuk başlamış oldu.

bir süre sonra ilk kişisel matımı aldım.

bak bu çok basit bişey gibi gelebilir, ama yogaya başlayan biri için mihenk taşlarından biri o ilk kişisel matın alındığı gündür! 🙂 deneyim ve gözlemle sabit bilgi.

zamanla düzenim yavaş yavaş değişmeye başladı. hangi derslere gidebilirim diye bakıp kendime ona göre bir haftalık çizelge çıkarıyordum. insanlara biraz anlatıyorum filan, ilgilenen var ilgilenmeyen var. yoganın bir çok çeşidi var. bir kere bir arkadaşıma bahsettim, YogaŞala şöyle iyi böyle tatlı filan, kız gitti akşam derse, kundalini yoga dersine girmiş, daha ilk ilk yoga dersi, o derste de biraz farklı çalışmalar yapılır, ertesi gün şaşkın bir şekilde anlatıyordu 🙂

zamanla oldukça kalabalık bir “yoga cv”si oluşturmaya doğru giden (ve hala devam eden) bu harika dönüşümün ilk tohumları o zamanlarda atılmaya başladı. o kadar farklı bişey ki zaten, bir çok eğitmen ile çalıştıkça bir çok farklı bilgi senin sistemine bir şekilde yerleşiyor fakat farkında olmuyorsun. ya da söylenen 10 tane şeyin 10’u da aklında aynı berraklıkla kalmıyor olabilir. ama bir şekilde bir yerlerde bir anda pat! gelebiliyor. yogoselin (4)

yoganın benim hayatımda o kadar etkisi oldu ki; nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum.

bu düzlemde yolumun kesiştiği herkese, her olaya, her söze, her görüşe şükür.

“farkındalık” kelimesi son dönemlerde çok kullanılıyor; her türlü ortamda herkesin dilinde, sen de duymuşsundur sıkça. yoga gerçekten bunu sana dolu dolu hissettirecek yegane yöntemlerden biri. “birlik, beraberlik” de benzer şekilde. düşün, öyle bir pratik ki bu, yolun tamamen sana özel ve kişisel ama bir şekilde paylaştığın bir sürü kişi var!

içimdeki yoga aşkı ile birlikte bilgilerimi daha derinleştirme arzum ve öğrendikçe daha çok kişiyle paylaşma hevesim de alevlendi ve eğitmelik eğitimlerine gitmek gündemime bu şekilde girdi. ilk eğitmenlik eğitimimin ilk günü. ilk kez bir araya geldik. sevgili Alexis‘in ilk sorusu: “burada olma amacınız ne?“. düşünmeden cevabım: “bu hayatta neden var olduğumu eskiden beri merak ediyorum ve bu cevap neyse buna yaklaşmak veya bunu bulmak için yoganın bana yol göstereceğini düşünüyorum, o nedenle buradayım.”

ilk yoga evim YogaŞala’da yarı zamanlı ve gönüllü olarak eğitmen olmam da bu eğitimden bir süre sonra başladı ve hala devam ediyor.

bu seneler içerisinde bir sürü sakatlık ve ardından gelen uzun süreli iyileşme çalışmalarında yine beni kurtaran şey yoga oldu. aynı zamanda kişisel hayatımda yaşadığım tüm olaylarda da yoganın bendeki öğretileri benim bir çok şeyi daha rahat atlatmamı sağladı.

çok eğitime, workshop’a, kampa gittim; çok değerli bir çok eğitmen ile çalışma imkanım oldu.

ben, Richard Freeman ve Pınar.
ben, Richard Freeman ve Pınarım. Viyana – Ekim 2015.

çok insanla tanıştım, kaynaştım, uzaklaştım; ama bir araya gelince sanki hiç uzaklaşmamışım gibi sarıldım, dertleştim, ağladım, güldüm, eğlendim, gözüm kapalı güvendim, güvenmedim, anlattım, sakladım, saklandım. kendimle ilgili çok şeyle yüzleştim, yüzleşemedim, korktum, kaçtım, üzerine gittim, üzerime gittim.

ve bunlar daha bu sonsuz okyanusta ayak ısıtma çalışmaları. ayak bile değil, belki parmak ucu.

herkesin kendi hayat çemberinde burada olma süresi ve nedeni farklı.

benimkinin ne olduğu kafamda az çok şekillense de, hiç bir şey için zorlamamayı ve “bırakmayı” ben yogadan birebir öğrendim.

yoga benim en büyük eğitmenim, kendime aynam, nefesim.

paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça güçlendiren.

iyi ki, iyi ki.

kiss my karma
Chris Chavez ile Sabancı Müzesi bahçesindeki yoga etkinliği sonrası, Eylül 2016.
2018, deney, dijital, dijital detoks, distopya, gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Telefona Bakmamak İçin Para Veren Uygulama

Evet! Telefon bağımlılığı, dijital detoks vs derken bu da oldu ve İngiltere’de akıllı telefona bakılmayan zamanlar için para biriktiren uygulama çıktı.

tlfbakmama5

Maths Mathisen, Florian Winder, ve Vinoth Vinaya adındaki 3 öğrenci tarafından yaratılan bu uygulamanın çıkış fikri yine öğrencilerin gözlemlerinden ve yapılan araştırma sonuçlarından geliyor. Örneğin Deloitte firmasının bir araştırma sonucuna göre 18-24 yaş aralığı olan ‘millenial’ların akıllı telefon kullanma süresi bir sonraki nesil olan 25-34 yaş aralığından %50 daha fazla. Bu uygulamanın kendi araştırmasına göre ise bir öğrencinin günde akıllı cihazını kontrol etme sayısı ortalama 200!

Bunun üzerine bu 3 kafadar bir araya gelip bir de öğrencilerin okullara her sene ne kadar çok para verdiğini, akıllı telefona bakmaktan ders dinlemediğini ve bu nedenle verimin düşerek okuma süresinin uzadığını vs zincirleme olarak bir araya getirip çözüm olarak Hold adlı bu uygulamayı yaratıyorlar.

tlfbakmama_hold-screens

Uygulamanın kullanılması çok basit: telefona bakılmayan her 20 dakika için 1 puan veriyor. Daha sonra bu puanlar biriktikçe kahve, sinema bileti, okul eşyaları gibi şeyler almak için veya UNICEF’e bağış yapmak için harcanıyor.

Harika bir oyunlaştırma sistemi ile hem içsel motivasyon arttırma hem de pozitif teşvik ile bağlılık yaratmayı sağlayan bu uygulama şu an için sadece Norveç, İsveç ve İngiltere’deki öğrenciler için mevcut. Farklı ülkelere yaygınlaşmak için çalışmalar hızla devam ediyor.

Bu tür uygulamaların çıkması ve çoğalması aslında telefon bağımlılığının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gösterse de bir yandan böyle yaratıcı çözümlere teşvik etmesi belki bir artı olarak sayılabilir.

Siz ne dersiniz? Bu uygulama ülkemizde tutar mı?

facebook, ilham verici, mutlu, oylesine, sosyal medya, twitter

Wikipedia’dan #WeMissTurkey Kampanyası

Wikipedia ansiklopedisine yaklaşık 10 ay önce Türkiye’den erişim engeli geldi ve bu kadar süredir Wikipedia’ya girilemiyor.
Wikipedia bunla ilgili dün gece sosyal medya hesaplarında bir kampanya başlattı. Resmi sosyal medya hesaplarında profil fotoğrafını değiştirip bir de açıklama yapan Wikipedia #WeMissTurkey (Türkiye’yi Özledik) hashtag’ini kullanmaya başladı.

Wikipedia’nın açıklaması şu şekilde:
“Bir sabah uyansanız ve Wikipedia’ya erişemeseniz ne hissederdiniz? Türkiye’de bu olay yaklaşık 10 ay önce yaşandı. Türkiye’de yaşayan 80 milyon insan bir anda Wikipedia’yı okumaktan ve Wİkipedia’ya destek vermekten alıkonuldu. İşte bu yüzden bu hafta boyunca Türkiye ile ilgili bilgiler paylaşacağız.
#WeMissTurkey hastagiyle bize Türk kültürüyle ilgili soruları sorun ve biz de bütün bir hafta boyunca bilgileri güncelleyelim.”
Ayrıca Wikipedia, sosyal medya hesapları için özel olarak geliştirilen çerçeveyi de kullanıcıların kullanmasını istedi.

Wikimedia UK (Birleşik Krallık) hesabı da kampanyaya “Size Türkiye’nin yemeklerini ne kadar sevdiğimizden bahsetmiştik. İşte sevdiğimiz yiyecekler…” şeklinde esprili bir notla katıldı.

wikiuk

Bakalım bu kampanya nasıl devam edecek ve nasıl sonuçlanacak?

2018, deney, hayal, ilham verici, oylesine

eyvallah

en sevdiğim kelimelerimizden biri “eyvallah”. bu sefer ankılgugıl’a değil, tdk‘ya soruyoruz nedir diye:

eyvallah.JPG

güzel, temiz, net, açık. istersen teşekkür ederken, istersen vedalaşırken kullan; ikisine de yakışıyor. hatta ikisinin karışımı gibi bir tat bırakıyor. ya da bana öyle geliyor.

[bu arada, söylemeden edemeyeceğim, gugıl’a yine de “eyvallah” yazdım , ilk sayfada çıkan içeriklerden biri bir sitede serzenişte bulunan hemcinslerimin sorusu: eyvallah diyen birine nasıl cevap verilir??? yapmayın kızlar, allasen, üzülüyorum, yapmayın.]

bir kaç sene önce bir dönem, ankara’da ikamet eden ailem beni bir kaç gün ziyaret için istanbul’a gelmişti. kahvaltı ediyoruz, ondan bundan konuşuyoruz, konu nereden nereye nasıl geldi hiç hatırlamasam da babamın “sizin neslinizde ilişkileri yönetemiyor oluşunuzun temel sorunu kimseye ve hiç bir şeye eyvallahınız yok, her şeye her an ulaşabiliyorsunuz, istediğiniz gibi yaşayabiliyorsunuz, hayatınızda olacak herhangi bir kişinin sizi en ufak üzmesine veya yormasına dayanamıyorsunuz” cümleleri aklıma kazındı.

eyvallah babacım, sağ ol.

sonrasında, hem bu söylediklerinin üstüne düşündüm, hem de bunu yakın bir kaç arkadaşımla paylaştım. paylaştığım arkadaşlarımla birlikte genelde bu konuşmalardan sonra başımızı aşağı yukarı bir kaç kez sallayıp “evet abi hakkaten” dedikten sonra işimize gücümüze döndük tabii, ne yapalım?

şimdi bu tespit nereye çekersen oraya gidebilir, hangi gözle bakmak istersen öyle görebilirsin, hayatta bir çok şeyde olduğu gibi. o nedenle aslında olumsuz algılamadan, “nasssı yaaa ben çok şükrederim tamam mı” filan demeden, sakin sakin incelersek, parça parça bakarsak, yerinde bir tespit olduğunu fark edebiliriz.

şimdi şöyle ki, eğer zaten kendi ayakları üzerinde durabilen bir bireysen, öyle ya da böyle bunda ailenin etkisi çok büyük, aslında zaten bir şekilde sen buna evrilmişsin, bir şekilde yetişmişsin. şu an bu koşullarda, bu ülkede ve özellikle de bu şehirde bunu başarmak gerçekten kolay değil. ve gündelik hayata sığdırdığın en ufak şeyler birike birike seni o kadar yoruyor ki, gerçekten de oraya +1 birim bile zorluk almak istemiyorsun, alacaksam değsin diyorsun, değmesine karar verme mekanizman ise deneyim ve zamanla şekilleniyor; değişiyor. 5 sene önce “kendinden vererek” çok ciddiye alarak yaptığın bir aktivite seni şu an “o kadar da” beslemiyor olabilir, şu an o kadar çok zaman ayırmak istemiyor olabilirsin, bu çok normal, bunu da doğal karşılamak lazım. zaman geçiyor, hayat değişiyor, koşullar çetinleşiyor, sen yaşlanıyorsun, 9-6 hayatına tutunmak güçleşiyor, kendinden ve zamanından vermek gittikçe zor bir karar oluyor. burada önemli olan şey bu yorgunlukların seni gelişimden ve değişimden uzaklaştırmaması, kendini bırakmaman. bu bile zor, dimi?

 

insanlar dersen, o kısım herkes için ekstra değişken dengeler üzerine kurulu. gerçekten bilemiyorum hacı. ilişki yönetimi konusunda başarılı bir insan değilim, olamadım. bir dönem hayatımda olup şu an olmayan kişiler bir araya gelse çift kale maç yaparlar. ben de tek başıma tek seyirci izlerim. izler miyim? yok ya ne izlicem, izlemem. ona zaman mı ayırcam? hani o “en sevdiğim kişi çemberi” bir çok insanda çok erken oturuyor ya, bende öyle olmadı işte, daha hala da oturmadı sanırım? bunda tek çocuk olmamın etkisi var mıdır sence? bence vardır, çok net. ama onu başka zaman konuşuruz. dağıtmayalım, dağılmayalım.

manitacılık işleri dersen, orada da gerçekten mutsuzluğa ekstra karşıyız, farkında mısın? hani yakın arkadaşının modu düşük olsa bi kadeh rakı içip biraz behzat ç. filan izleyip yutub’da ertesi sabah baktığında çok net bir kalite düşüş grafiği gösterecek history hazırlamak üzere sertab’larla sezen’lerle filan başlayıp nereye gidersin bilmem. manitacılıkda mutsuzluk mu, moral bozukluğu mu? OH NO! öyle bişey asla olamaz. manitanla iletişimin iyiyse yukarıdaki algoritmayı onla da uygularsın, bak ona eyvallah, ama biraz daha başlardaysan filan, “üf bu suratı mı çekicem be” filan modlarına anında geçiş oluyor. belki de nice ilişki beraber yutub’da hakan taşıyan filan izleyemeden bitiyor, yazık değil mi?

arabeskimages

yani demem o ki, temel sorun mudur değil midir, birbirine eyvallahı olmak nedir ne değildir, işte bunlar hep kişisel, bunlara bir cevabım yok; ama yine de biraz elini taşın altına sokmak, biraz daha sabırlı ve anlayışlı olmak, biraz durup düşünüp duruma ve kendine dışarıdan bakmak, “neden ben” isyanından önce “bu da oldu abi eyvallah” demek, bunlar ne olursa olsun sana pozitif dönecek ve daha doğru karar almanı ve kendini daha iyi tanımanı sağlayacak. bu sağladığı şeyler de birbirini besleyerek seni ilerletecek ve geliştirecek zaten, öyle değil mi?

al bakalım bi derin nefesssss…..

hadi eyvallah.

not: kapak görseli güzelkelimelerdükkanı’ndan (kalp).

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Oyunlaştırma a.k.a. Gamification – I

Gamification. Oyunlaştırma. Dijital pazarlama, sosyal medya, insan kaynakları süreçleri, iş yerinde motivasyon sağlama… nedeni ne olursa olsun bu kavramı bir yerlerden duyduysan bu konuyla biraz ilgilenmişsin demek. Son dönemlerde daha sık duyulmaya başlayan bu kavramla ilgili aklındakileri bir kenara bırakıp işin biraz da temelini öğrenmeye ne dersin?gamificationdddd

Oyun Oynamak – Sektörel Bilgiler ve Motivasyon Kaynakları

“oyunlaştırma” kelimesi “oyun” kökeninden türetilmiş ve tabii temelinde de bazı oyun mekanikleri yatıyor. Bu nedenle aslında öncelikle biraz oyun sektöründen, oyunlardan ve oyun araçlarından bahsetmek iyi olacak.

Bir kaç sayı ile oyun sektörünün günümüzdeki önemini belirtmek gerekirse;

  • 2,1 milyar: dünyada toplam 7,5 milyarlık nüfusun 2,1 milyarı aktif bir şekilde oyun oynuyor: 565 milyonu Çin’de, 160 milyonu ABD’de ve 71 milyonu Rusya’da.
  • 30,8 milyon: Türkiye’de aktif oyun oynayan kişi sayısı.
  • 99,6 milyar dolar: 2016’daki küresel oyun sektörü hasılatı.
  • 106,5 milyar dolar: 2017 için beklenen küresel oyun sektörü hasılatı.
  • 112,5 milyar dolar: 2018 için beklenen küresel oyun sektörü hasılatı.

Bu sayılar bile aslında günümüzde bu sektörün ne derece önemli olduğunu gösteriyor.

Peki bunlar dışında, yani işin matematiğini bir kenara bırakırsak, çok basit fakat önemli bir soru var: insan neden oyun oynar? Sen neden oyun oynuyorsun?

Bunun çok göreceli olmakla birlikte birçok nedeni var. Oyun oynama motivasyonunun arkasında strateji oluşturmak, meydan okumak, problem çözmek, rekabet yaratmak, takımca çalışmak, sosyalleşmek, rol yapmak, kişisel olarak fark edilmek, başarma hissini sevmek gibi bazılarına neredeyse “insancıl ihtiyaç” diyebileceğimiz eylemlere ve hislere ek olarak hemen hemen herkes için geçerli tek bir neden yatar: oyun oynamak eğlencelidir 🙂

Play vs Game

Oyun oynama kavramı üzerine konuşurken şunu akılda tutmak gerekli: bahsedilen şey bir kurgusu olan oyun oynamak, öylesine oynamak değil.

Yani bu konuda yazılan kaynaklarda uzun uzun anlatılan “play VS game” farkını akılda tutmak lazım.

“play” kelimesi Antik Yunanca’da “amacı olmayan ve sadece eğlenmek için yapılan aktiviteler” anlamına gelen “Paideia” kelimesinden gelmektedir. “play”in bir kazananı veya kaybedeni yoktur, sadece eğlenmek, güzel vakit geçirmek ve keyif almak için yapılan aktivitelerdir.

“game” ise “play”e göre daha ciddi bir anlam taşımaktadır ve ““belirli kurallar çerçevesinde bir amaca ulaşılmaya çalışılan ‘play’” anlamına gelen “ludus” kelimesinden türemiştir.

Örnekle anlatmak gerekirse, deniz kenarına gidip kumlardan kale yapmak bir “play” iken basketbol oynamak bir “game”dir.

Amerikalı oyun tasarımcısı Jane McGonial, “The Reality is Broken” isimli kitabında, oyunlarda sergilenmesi gereken dört temel kategoriden bahseder: amaçlar, kurallar, geri bildirim sistemi ve gönüllü katılımcılık.

(bu paragrafta Alper ve Kubi’yi çok andım, eyvallah gençler)

Oyun Oynama Mekanikleri

Oyun oynamanın arkasındaki mekanikleri bir görselle gösterecek olsak temelde şöyle bir şey ortaya çıkardı:

games

Aslında bu görselin de anlattığı ve oyun kavramının kapsadığı temel noktaların büyük bir kısmı oyunlaştırma için de geçerli: yukarıdan başlayarak saat yönünde sıralı şekilde: aktivite, hayal gücü, kurallar, güvenlik, hedefler, karar mekanizması, gönüllülük, çekişme, birlikte çalışma, maddi kazanç şartı olmaması, rol yapabilme ve belirsiz sonuç olasılığı.

Tüm bunlar oyun oynama mekaniklerinin en sık kullanılanları gibi düşünülebilir.

İşte gamification, yani oyunlaştırma da çok temelde ve tek cümleyle “oyun oynamanın temel mekanizmalarını hayatın başka alanlarına uyarlamak” şeklinde açıklanabilir.

Oyunlaştırma Nedir, Ne Değildir, Faydaları Nelerdir?

Oyunlaştırma,

  • her şeyi oyuna çevirmek,
  • iş yerinde oyun oynamak,
  • oyunların iş kapsamındaki her türlü entegrasyonu,
  • sadece PBL kullanımı (Points, Badges, Leaderboard: Puan, Rozet, Liderlik Tablosu),
  • oyun teorisi

DEĞİLDİR 🙂

Bunlardan bazılarını okuyunca belki “e tabii ki yani…” demiş olabilirsin ama en baştaki anlaşmamızı unutma, bildiklerini bir kenara bırakarak okuyorsun bunu, değil mi? J oyunlaştırma deyince hayatımızdaki veya iş yerindeki her şeyi oyuna çevirmek gibi fikirleri olanlar da oluyor, bunu iş yerinde oyun oynamak (?) gibi anlayan da oluyor. Ve son dönemlerdeki popüler kullanımı ile bu kavramı duyunca hemen puanlandırma ve ödüllendirme sistemi düşünenler de oluyor.

Oysaki oyunlaştırma, oyunla ilgili kavram ve dinamikleri, temel mekanikleri oyun olmayan bir konseptte kullanmaktır.

Gamification3

Oyunlaştırmanın başlıca faydaları:

  • insanların daha katılımcı ve verimli olmasını sağlar,
  • gündelik ve belki monoton/sıkıcı gözükebilecek işleri daha keyifli hale getirir,
  • beynin daha aktif çalışmasına yardım eder,
  • öğrenmeyi kolaylaştırır,
  • hem uyarıcı hem zorlayıcıdır,
  • insanların hata yapmalarına ve hatalarından öğrenmelerine olanak sağlar,
  • oyun oynama becerisini destekler,
  • yaratıcı düşünmeye teşvik eder.

Oyunlaştırma bunu nasıl yapıyor, nasıl verimli bir şekilde tasarlanabilir, örnekleri nelerdir… bunlardan da bir sonraki yazımda bahsedeceğim.

Not: Şunu söyleyeyim, ben bir oyunlaştırma uygulayıcısı değilim, kim olduğuma buradan bakabilirsin, bu konuyu keşfettiğinden beri bunla ilgili okuyan, araştıran, şu an bir eğitim alan ve Gamification Turkey ekibine gönüllü destek olan bir oyuncuyum 🙂 Burada yazdıklarım ise bazı yerler alıntı olmak üzere araştırmalarımın bir sonucu. O nedenle bu konuda her türlü yoruma açığım, bekliyorum!

deney, Elon Musk, ilham verici, konfor alanı!

ELON MUSK VE 30 GÜNLÜK İLGİNÇ DENEYİ

Başarılı girişimcilerin kariyerlerinde bazen birden fazla kırılma noktası olduğunu, zihinlerinin farklı çalıştığını ve deneyimlerinden öğrendiklerini çok iyi değerlendirdiklerini biliyoruz.

Son dönemlerde Mark Zuckerberg ile AI konusunda olan atışmasıyla gündemde olan ve dünyanın en başarılı girişimcileri arasında sayılan Elon Musk’ın da hayatında bir dönem 30 günlük ilginç bir deney yaptığını biliyor muydunuz?
Öncelikle Elon Musk hakkında bir kaç kısa bilgi:
  • 1971 doğumlu.
  • 12 yaşında kendi hazırladığı ilk bilgisayar oyununu satar.
    20’li yaşların sonunda multimilyoner olur.
    Tesla şirketinin sahibi, ortağı ve CEO’su.

Image: Musk, CEO of Tesla Motors and SpaceX, attends the Reuters Global Technology Summit in San Francisco

Elon Musk henüz bir üniversite öğrencisiyken mezun olduktan sonra ne iş yapacağını düşünmek yerine insanlığın hayatta karşılaşabileceği büyük zorlukları ve bunlarla ilgili ne yapabileceğini düşünür. Dönüştürülebilir enerji kaynakları üzerine çalışma fikri de bu dönemlerde gelişmeye başlar.

Hayatta eğer bu konuda bir şekilde başarılı olacaksa ilk önce minimum yiyecekle nasıl idare edebileceğini görmesi gerektiği sonucuna varır ve 30 gün boyunca yiyeceğe her gün sadece 1 dolar harcamaya karar verir. Bol bol sosisli sandviç ve makarna gibi yiyeceklerle geçen bu ay sonunda başardığını görür; kalabileceği bir yer ve bilgisayarı olduktan sonra 30 dolar ile ayı bitirebilmiştir.
Bu ona şu bakış açısını getirir: girişimci olup kendi işini yapmaya başladığında ilk başlarda ayda 30 dolar bile kazansa geçinebilecektir ve kendini başarılı görecektir.. ki işler buna benzer şekilde gelişir. İlk şirketini kurduğunda günlerce, aylarca şirkette uyur ve duşu bile yakınlarda bir dernekte alır!
Şu anki servetinin 15.5 milyar dolar olduğunu düşününce, diğer bir çok etkene ve kişisel özelliklerine ek olarak dışarıdan çok basit gözüken bu “konfor alanından çıkma” deneyinin ona bambaşka bir bakış açısı kattığı ortada; değil mi?
Siz böyle bir deney yapmak isteseniz konfor alanınızın size sunduğu hangi rahatlıklardan ödün verirsiniz?
comf