2018, deney, hayal, konfor alanı!, oylesine, Uncategorized

şifonyer, parametre.

hangi hissinden nasıl besleniyor’dan ziyade ne zaman hangi besin sana yarıyor – fark yaratan o.

en eve hakim annenin dahi içinde ne olduğuna dair yorum yapamayacağı çekmeceler her evde vardır, hatta en az bir tane. bişey aramak için açarsın, mesela bant lazım olur işte hani artık çok kullanılmıyor ya, arada bi öyle gelir zamanı, ara ara bulamazsın, gözün o çekmeceye ilişir, kesin ordadır der bakarsın, küçük pasta mumları, tarihi geçmiş ilaçlar, gözlük camı silme bezi, küçük kalmış silgi filan artık her şey çıkar da o bant ya en sonda çıkar ya da çıkmaz, böyle çekmeceler var ya hani, ben de beynimi farklı büyüklük ve derinlikteki bir sürü böyle çekmeceden oluşan dev bir şifonyer gibi düşünüyorum.

aslında “beynimi” diye bahsetmek doğru mu onu da bilemiyorum, bilincimi veya bilinçaltımı mı demeliyim ki, çok hakim değilim bu konulara maalesef, daha doğrusu biraz biliyorum da, doğru kullanıma karar verecek kadar değil.

ne ararken ne bulacağım hiç belli olmuyor.

gün içinde nereden ne çıkacağı belirsiz, bazı raflar ulaşım imkansız, ancak bir destek gerekiyor, bazıları o kadar tozlu ve altta ki açmak kesinlikle istemiyorsun ama bunların içinde ne olduğunu az çok biliyorsun/hatırlıyorsun. birini düzenlerken oradaki fazlalıkları koyacak yer bulamayıp başka bir yere yığıyorsun, hatta bazen sıkıştırıyorsun, sonra unutuyorsun, “ya bunda ne vardı acaba” diyerek çekmeceyi açmanla içindekilerin bir anda etrafa saçılarak çıkması bir oluyor.

sonra yine topla toplayabilirsen.

benim durum biraz şöyle aslında, çağrışımlarımı kontrol edemiyorum, bazen o kadar hızlı bir düşünce zinciri oluyor ki o noktaya nereden geldiğimi ben bile tam takip edememiş oluyorum, anlatabildim mi?

şu an bunları yazarken bile kaç kez bir yerlere gittim geldim.

bazen de rüyalarımdaki olaylar hiç gerçekçi olmasa da bana yaşattığı hisler ve sabah uyanınca ağzımda bıraktığı o tat o kadar gerçekçi oluyor ki buna ayrı şaşırıyorum.

beyin ve içerdiği gözle görünür/görünmez her şey tam bir muamma, bu sence de çok ürkütücü değil mi?

bir video var şimdi detaylı tam anlatamayacağım da, atomik boyutta parçaların hareketlerini gözlemliyorlar, gizli kamera ve açık kamera ile çeşitli deneyler yapıp kaydediyorlar ve kamera varken parçaların daha kararlı davrandığını fark ediyorlar. şimdi bunu yanlış anlatıyor/hatırlıyor da olabilirim, öyleyse bir zahmet düzeltirsin.

ama şöyle ki, her şey sürekli bir titreşim ve değişim halinde zaten. değil mi? HER AN, HER ŞEY.

iki koşulu karşılaştırırken aslında değişen o kadar çok parametre var ki, karşılaştırmak ne derece mantıklı ve doğru önce bunu sorgulamak lazım.

böyle düşündüğüm için aslında insanlardaki bir çok değişime karşı çok esnek oluyorum ve bu suiistimal edilen bişey de olabiliyor ama çok da sallamıyorum sanırım, bilemiyorum, belki bu da değişir tabii.

ne diyordum. parametre. o an tek değişen şey o kameraların ortamdaki varlığı gibi olsa bile bilemediğimiz neler var kim bilir, dimi.

bir an düşündüğün şey bir ana uymuyor. bir anki sen ile bir sonraki andaki sen aynı değilsin ki.

bunu dramatize etmeyince hayat güzel. çok da çekmece karıştırmamak lazım ya. Bbraz daha sakin kalmak lazım.

kendime bu ara en çok hatırlattığım şey bu.

artık yıldızlar mıdır ay mıdır mars mıdır nedir bilemiyorum, bu ara ortalık dağınık, çekmeceler karışık.

 

 

2018, deney, dijital, dijital detoks, distopya, gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Telefona Bakmamak İçin Para Veren Uygulama

Evet! Telefon bağımlılığı, dijital detoks vs derken bu da oldu ve İngiltere’de akıllı telefona bakılmayan zamanlar için para biriktiren uygulama çıktı.

tlfbakmama5

Maths Mathisen, Florian Winder, ve Vinoth Vinaya adındaki 3 öğrenci tarafından yaratılan bu uygulamanın çıkış fikri yine öğrencilerin gözlemlerinden ve yapılan araştırma sonuçlarından geliyor. Örneğin Deloitte firmasının bir araştırma sonucuna göre 18-24 yaş aralığı olan ‘millenial’ların akıllı telefon kullanma süresi bir sonraki nesil olan 25-34 yaş aralığından %50 daha fazla. Bu uygulamanın kendi araştırmasına göre ise bir öğrencinin günde akıllı cihazını kontrol etme sayısı ortalama 200!

Bunun üzerine bu 3 kafadar bir araya gelip bir de öğrencilerin okullara her sene ne kadar çok para verdiğini, akıllı telefona bakmaktan ders dinlemediğini ve bu nedenle verimin düşerek okuma süresinin uzadığını vs zincirleme olarak bir araya getirip çözüm olarak Hold adlı bu uygulamayı yaratıyorlar.

tlfbakmama_hold-screens

Uygulamanın kullanılması çok basit: telefona bakılmayan her 20 dakika için 1 puan veriyor. Daha sonra bu puanlar biriktikçe kahve, sinema bileti, okul eşyaları gibi şeyler almak için veya UNICEF’e bağış yapmak için harcanıyor.

Harika bir oyunlaştırma sistemi ile hem içsel motivasyon arttırma hem de pozitif teşvik ile bağlılık yaratmayı sağlayan bu uygulama şu an için sadece Norveç, İsveç ve İngiltere’deki öğrenciler için mevcut. Farklı ülkelere yaygınlaşmak için çalışmalar hızla devam ediyor.

Bu tür uygulamaların çıkması ve çoğalması aslında telefon bağımlılığının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gösterse de bir yandan böyle yaratıcı çözümlere teşvik etmesi belki bir artı olarak sayılabilir.

Siz ne dersiniz? Bu uygulama ülkemizde tutar mı?

2018, deney, hayal, ilham verici, oylesine

eyvallah

en sevdiğim kelimelerimizden biri “eyvallah”. bu sefer ankılgugıl’a değil, tdk‘ya soruyoruz nedir diye:

eyvallah.JPG

güzel, temiz, net, açık. istersen teşekkür ederken, istersen vedalaşırken kullan; ikisine de yakışıyor. hatta ikisinin karışımı gibi bir tat bırakıyor. ya da bana öyle geliyor.

[bu arada, söylemeden edemeyeceğim, gugıl’a yine de “eyvallah” yazdım , ilk sayfada çıkan içeriklerden biri bir sitede serzenişte bulunan hemcinslerimin sorusu: eyvallah diyen birine nasıl cevap verilir??? yapmayın kızlar, allasen, üzülüyorum, yapmayın.]

bir kaç sene önce bir dönem, ankara’da ikamet eden ailem beni bir kaç gün ziyaret için istanbul’a gelmişti. kahvaltı ediyoruz, ondan bundan konuşuyoruz, konu nereden nereye nasıl geldi hiç hatırlamasam da babamın “sizin neslinizde ilişkileri yönetemiyor oluşunuzun temel sorunu kimseye ve hiç bir şeye eyvallahınız yok, her şeye her an ulaşabiliyorsunuz, istediğiniz gibi yaşayabiliyorsunuz, hayatınızda olacak herhangi bir kişinin sizi en ufak üzmesine veya yormasına dayanamıyorsunuz” cümleleri aklıma kazındı.

eyvallah babacım, sağ ol.

sonrasında, hem bu söylediklerinin üstüne düşündüm, hem de bunu yakın bir kaç arkadaşımla paylaştım. paylaştığım arkadaşlarımla birlikte genelde bu konuşmalardan sonra başımızı aşağı yukarı bir kaç kez sallayıp “evet abi hakkaten” dedikten sonra işimize gücümüze döndük tabii, ne yapalım?

şimdi bu tespit nereye çekersen oraya gidebilir, hangi gözle bakmak istersen öyle görebilirsin, hayatta bir çok şeyde olduğu gibi. o nedenle aslında olumsuz algılamadan, “nasssı yaaa ben çok şükrederim tamam mı” filan demeden, sakin sakin incelersek, parça parça bakarsak, yerinde bir tespit olduğunu fark edebiliriz.

şimdi şöyle ki, eğer zaten kendi ayakları üzerinde durabilen bir bireysen, öyle ya da böyle bunda ailenin etkisi çok büyük, aslında zaten bir şekilde sen buna evrilmişsin, bir şekilde yetişmişsin. şu an bu koşullarda, bu ülkede ve özellikle de bu şehirde bunu başarmak gerçekten kolay değil. ve gündelik hayata sığdırdığın en ufak şeyler birike birike seni o kadar yoruyor ki, gerçekten de oraya +1 birim bile zorluk almak istemiyorsun, alacaksam değsin diyorsun, değmesine karar verme mekanizman ise deneyim ve zamanla şekilleniyor; değişiyor. 5 sene önce “kendinden vererek” çok ciddiye alarak yaptığın bir aktivite seni şu an “o kadar da” beslemiyor olabilir, şu an o kadar çok zaman ayırmak istemiyor olabilirsin, bu çok normal, bunu da doğal karşılamak lazım. zaman geçiyor, hayat değişiyor, koşullar çetinleşiyor, sen yaşlanıyorsun, 9-6 hayatına tutunmak güçleşiyor, kendinden ve zamanından vermek gittikçe zor bir karar oluyor. burada önemli olan şey bu yorgunlukların seni gelişimden ve değişimden uzaklaştırmaması, kendini bırakmaman. bu bile zor, dimi?

 

insanlar dersen, o kısım herkes için ekstra değişken dengeler üzerine kurulu. gerçekten bilemiyorum hacı. ilişki yönetimi konusunda başarılı bir insan değilim, olamadım. bir dönem hayatımda olup şu an olmayan kişiler bir araya gelse çift kale maç yaparlar. ben de tek başıma tek seyirci izlerim. izler miyim? yok ya ne izlicem, izlemem. ona zaman mı ayırcam? hani o “en sevdiğim kişi çemberi” bir çok insanda çok erken oturuyor ya, bende öyle olmadı işte, daha hala da oturmadı sanırım? bunda tek çocuk olmamın etkisi var mıdır sence? bence vardır, çok net. ama onu başka zaman konuşuruz. dağıtmayalım, dağılmayalım.

manitacılık işleri dersen, orada da gerçekten mutsuzluğa ekstra karşıyız, farkında mısın? hani yakın arkadaşının modu düşük olsa bi kadeh rakı içip biraz behzat ç. filan izleyip yutub’da ertesi sabah baktığında çok net bir kalite düşüş grafiği gösterecek history hazırlamak üzere sertab’larla sezen’lerle filan başlayıp nereye gidersin bilmem. manitacılıkda mutsuzluk mu, moral bozukluğu mu? OH NO! öyle bişey asla olamaz. manitanla iletişimin iyiyse yukarıdaki algoritmayı onla da uygularsın, bak ona eyvallah, ama biraz daha başlardaysan filan, “üf bu suratı mı çekicem be” filan modlarına anında geçiş oluyor. belki de nice ilişki beraber yutub’da hakan taşıyan filan izleyemeden bitiyor, yazık değil mi?

arabeskimages

yani demem o ki, temel sorun mudur değil midir, birbirine eyvallahı olmak nedir ne değildir, işte bunlar hep kişisel, bunlara bir cevabım yok; ama yine de biraz elini taşın altına sokmak, biraz daha sabırlı ve anlayışlı olmak, biraz durup düşünüp duruma ve kendine dışarıdan bakmak, “neden ben” isyanından önce “bu da oldu abi eyvallah” demek, bunlar ne olursa olsun sana pozitif dönecek ve daha doğru karar almanı ve kendini daha iyi tanımanı sağlayacak. bu sağladığı şeyler de birbirini besleyerek seni ilerletecek ve geliştirecek zaten, öyle değil mi?

al bakalım bi derin nefesssss…..

hadi eyvallah.

not: kapak görseli güzelkelimelerdükkanı’ndan (kalp).

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

deney, dijital, dijital detoks, konfor alanı!, oylesine, sosyal medya, Uncategorized

dijital mi detoks?

dijital detoksmuş.

google’a sorayım dedim böyle bişey var mı diye, yani sözlük açıklaması filan, hakikaten varmış.digitaldetoxne diyo kısaca?

dijital detoks: stresi azaltmak veya gerçek dünyadaki sosyal etkileşime yönelmek amacıyla bir insanın elektronik cihazları (akıllı telefon, bilgisayar vs gibi) kullanmayı bıraktığı zaman dilimi.

vay arkadaş…

hangi ara böyle şeylere ihtiyaç duyar olduk?

oturup black mirror izlemeyi biliyosun da orada işlenen konulara adım adım çok yaklaştığımızın da farkında mısın?

geçen hafta 14 yaşında bir kız, bir şapka markasının reklam yüzüymüş, lakabı “Dolly”, internette uğradığı saldırılara dayanamayıp intihar etti. link koyuyorum ama bak hemen gitme. dur oku bunu, çok yazmicam zaten. sonra ona bakarsın. ne diyodum. avustralya’da. bak avustralya diyorum. google’da görsel aratınca kanguru fotoğrafı çıkan bir ülke burası. böyle bir yerde, 14 yaşında bir kız “internet zorbalıklarına dayanamayarak” intihar ederse, sen o şapkayı çıkarıp karşına koyup biraz düşüncen hacı. bu iş nereye gidiyor, neresinden tutsan elinde kalıyor – napsan işine yarıyor, hayatının ne kadarı neyle geçiyor, zamansızlıktan şikayet ederken hayatında internet bir şekilde olan kişilerin günde ortalama 7 saat herhangi bir ekrana baktıklarını ve bunun yaklaşık 3 saatinin akıllı telefon ile geçtiğini biliyo musun? sonra spor yapamam, kitaba zaman yok, en yakın arkadaşını “öylesine” en son ne zaman aradın?

biraz telefona değil de aynaya baksan. selfie çekerken nasıl gözüktüğünü merak ettiğin için değil, mecazi anlamda işte, ya da gerçekten git bak ve konuş kendinle.

sende de sürekli izleniyormuşsun hissi var mı? o an bile rahat konuşabiliyor musun kendinle, merak ettim.

lisede bir ara aynı sınıfta olduğun ama senelerdir iletişim kurmadığın kişilerin bazen ayakları bazen yakın plan kafaları, ofisten arada kafanı bir kere aşağı indirerek selamlaştığın kişilerin yazın bitmek bilmeyen yunanistan tatil fotoları ve kışın da yazın çekip paylaşmadıkları şeyleri paylaşmaları, her ama HER CUMA mutlaka rakı kadehini tokuşturanların boomerang’ları, her ama HER CUMARTESİ sabah koşmaya filan gidenlerin sahilde zıplayarak X olma boomerang’ları, kışın limitsizce yazı özleyip yazın off çok sıcak diye dudak bükenler… liste uzar gider. gizli gizli şeyma’ya, kerimcan’a, viktoryassikrıt encıllarına filan baktığını herkes biliyor, saklama şimdi. beyninde nasıl karışık ve dolu bir veritabanı var… bunların arasında ordan burdan takip ettiğin kaliteli içerik üretenler veya can arkadaşların da oluyor ama hem arada kaynıyor, hem de muhabbetin baltalanıyor hacı farkında mısın? artık arkadaşının en son nerede ne yaptığını bilir olduğundan onla bir araya gelince 7.dakikada filan konuşacak şeyin tükeniyor ve manzara şuna dönüyor:

cellphones

annenin, aysel teyze’nin filan orda olmasına ilk başlarda şaşırıyodun, ya şimdi? günler bile wassap gruplarından yapılıyor, altınlar bitcoin’le takas ediliyor, gıybetler için bir araya gelip kahve içmek yerine screenshot’larla mesajlaşmalar akıyor, eskiden löp löp yaprak sarmaları götüren nurcan hala botoks yaptırıyor, babalar kahvede pişti yerine telefondan poker oynuyor, gündelik hayatta görmezden gelebildiğimiz şeyleri iki mavi tık ile görmezden gelemiyoruz

madem online’sın neden bana yazmadın kavgaları, birbirinin telefon şifresini bilmenin birbirine aşırı güvenmek olduğunu sa(vu)nan çiftlerin iç acıtıcı halleri, kalem kitap tutmak için gelişmesi gereken parmakların tablet açmak için gelişmesi ve bebeler yutub’dan kendi istediği videoyu açınca ailelerin aferim akıllı çocuğuma nidaları. ha tabi sonradan yavrum bırak şunu artık elinden’e hızlıca geçiş var, unutmamak lazım.

karikatur-facebook3

daha sayayım mı?

dijital detoksmuş…

her bir platformun ayrı güzelliği olmasının yanı sıra ayrı dark side’ı var. artık akıllı cihazında hangi uygulamada ve ne kadar zaman geçirdiğini kaydedip sana ayar veren uygulamalar var. bunları da bile isteye sen indiriyosun ha.

çıldırıyoruz. ve bu daha başlangıç.

irade sıfır, bilerek isteyerek bişey okumak sıfır, kitap filan hak getire, varsa yoksa boynu bükük sosyal medya takibi.

bunların bir de senin algını nasıl yönettiği, isteklerini&hayallerini nasıl tükettiği ve seni nasıl mantıksız hareketlere sürüklediği filan apayrı. oralara girmeyeyim. girmeden döneyim ben hatta hacı, konu baya dağıldı çünkü, ben baya darlanmışım sanırım.

arada bir kaç kez telefonsuzluk denemem oldu. yogalı filan öyle bişey de değil, evde baya, kendi kendime, telefonu komple kapatıp, çekmeceye koyup 2 gün hiç bakmadan geçirdiğim filan. gerçekten iyi gelmişti, o ayrı. ama son dönemlerde bu kirlilikten gerçekten çok bunaldım. meditasyon filan yapayım desem, ki öyle aşırı yapıyorum çok yogik yaşıyorum filan yok ha, deniyoruz işte kendi kendimize, sessizce oturmak diyelim sadece, sessiz bir ortamda sessizce oturmaya çalışmak, o da olmuyor ki, beynin 8x kirlendiyse yapmaya çalıştığın meditasyon 0,8x filan bile temizlemiyor.

meditasyon yaparken fotoğrafını çektiren var hacı.

dijital mi detoks?

neyse.

gözümün önüne böyle kareler gelmesinden, gereksiz kişilerle ilgili gereksiz bilgiler biriktiriyor olmaktan, ondan bundan şundan biraz(?) darlanıp telefonda bir temizlik yaptım ve bir süre sahalardan uzağım.

işime yarayan ne var; twitter ve linkedin. buralar dışında her yerden (insta, feysbuk filan) elimi çektim. dijital detoksmuş. tam o değil benimki aslında da. sayılır.

övünmüyorum bu arada ha, iradeli bir insan olsam zaten mesela “o son 5 kilo”mu da verip kötü alışkanlıklarımı çoktan bırakmış olurdum.

gel abi sen de yap, bi dene bakalım filan yok. sen ne istiyosan onu yap hacı, kim ne karışır, bakalım ben bi tur bunu göreyim dedim, umarım bir süre dönmem sahalara. bakalım. görcez.

sonrasında neler düşündüm onu da paylaşcam kadjsldkjlaskj yok be ne paylaşcam. bazı konularda bir miktar konuşmak yeter.

ha ama eğer bu yazı iyi ya fena değil filan deyip birileriyle paylaşmak istersen ateşle ya, şeyapma ahjsdajsdhjsd

hadi eyvallah.

deney, Elon Musk, ilham verici, konfor alanı!

ELON MUSK VE 30 GÜNLÜK İLGİNÇ DENEYİ

Başarılı girişimcilerin kariyerlerinde bazen birden fazla kırılma noktası olduğunu, zihinlerinin farklı çalıştığını ve deneyimlerinden öğrendiklerini çok iyi değerlendirdiklerini biliyoruz.

Son dönemlerde Mark Zuckerberg ile AI konusunda olan atışmasıyla gündemde olan ve dünyanın en başarılı girişimcileri arasında sayılan Elon Musk’ın da hayatında bir dönem 30 günlük ilginç bir deney yaptığını biliyor muydunuz?
Öncelikle Elon Musk hakkında bir kaç kısa bilgi:
  • 1971 doğumlu.
  • 12 yaşında kendi hazırladığı ilk bilgisayar oyununu satar.
    20’li yaşların sonunda multimilyoner olur.
    Tesla şirketinin sahibi, ortağı ve CEO’su.

Image: Musk, CEO of Tesla Motors and SpaceX, attends the Reuters Global Technology Summit in San Francisco

Elon Musk henüz bir üniversite öğrencisiyken mezun olduktan sonra ne iş yapacağını düşünmek yerine insanlığın hayatta karşılaşabileceği büyük zorlukları ve bunlarla ilgili ne yapabileceğini düşünür. Dönüştürülebilir enerji kaynakları üzerine çalışma fikri de bu dönemlerde gelişmeye başlar.

Hayatta eğer bu konuda bir şekilde başarılı olacaksa ilk önce minimum yiyecekle nasıl idare edebileceğini görmesi gerektiği sonucuna varır ve 30 gün boyunca yiyeceğe her gün sadece 1 dolar harcamaya karar verir. Bol bol sosisli sandviç ve makarna gibi yiyeceklerle geçen bu ay sonunda başardığını görür; kalabileceği bir yer ve bilgisayarı olduktan sonra 30 dolar ile ayı bitirebilmiştir.
Bu ona şu bakış açısını getirir: girişimci olup kendi işini yapmaya başladığında ilk başlarda ayda 30 dolar bile kazansa geçinebilecektir ve kendini başarılı görecektir.. ki işler buna benzer şekilde gelişir. İlk şirketini kurduğunda günlerce, aylarca şirkette uyur ve duşu bile yakınlarda bir dernekte alır!
Şu anki servetinin 15.5 milyar dolar olduğunu düşününce, diğer bir çok etkene ve kişisel özelliklerine ek olarak dışarıdan çok basit gözüken bu “konfor alanından çıkma” deneyinin ona bambaşka bir bakış açısı kattığı ortada; değil mi?
Siz böyle bir deney yapmak isteseniz konfor alanınızın size sunduğu hangi rahatlıklardan ödün verirsiniz?
comf
deney, hayal, ilham verici, madde madde, saadet :)

ŞİKAYET ETME, MUTLU OL!

Artık hemen hemen her yerde mutlu olmanın bir kaç yoluyla ilgili yazı görmek mümkün. Bunun nedeniyle ilgili bir sürü şey söylenebilir ama aslında çok temelde “mutlu edilmeyi” beklemekten çıkıp “mutlu olmaya” yönelsek sanki her şey sanki biraz daha kolay olacak, değil mi?

Günümüzün en kolay iletişim yöntemi olan “şikayet etmek” neredeyse refleks olarak sinir sistemimize yerleşmiş durumda. Bu konuda eminim etrafında çok başarılı kişiler vardır! Bu kişiler aslında doğal birer enerji emici olduklarının farkına varmadan her an şikayet edecek bir şeyler bularak deşarj olurlar ve etrafındakileri tüketirler.

enerjivampirleri

Şikayet etmekten beslendikleri bile söylenebilir!

Bu derece olmayanlar ise yavaş yavaş o noktaya ilerlediklerinin çok farkında olmadan havanın durumu, ortamın ısısı, minibüste yanına oturan kişinin parfümü, trafiğin yoğunluğu gibi değiştiremeyeceği konular üzerinde yorumlar yaparak günü geçirirler.. oysa ki tüm bunlar kişinin yanlış nöron bağları kurarak bu hareketin bir alışkanlık olarak kendine zamanla ve sinsice yerleşmesinden başka işe yaramaz.
Değiştirebileceğimizden emin olduğumuz tek şey KENDİMİZ olduğuna göre, belki daha az şikayet ederek biraz daha mutlu olabiliriz, ne dersin?
42465769d61f928da9a4508880f19845

Yapabileceğimiz çok temel şeyleri 5 maddede toparlamak gerekirse kısaca bunlar aşağıdaki gibi olabilirdi:

  • Düşünme şeklini değiştir: daha güzel nöron bağları oluştur.
  • Daha az yargılayıcı ol: öncelikle kendine bunu sık sık hatırlat! En çok kendini yargılıyor olduğunun sen de farkındasın, değil mi?
  • Hayatında şükrettiğin şeylerin ve kişilerin listesini yap: şükrettiğin ne varsa bu hissini onlara karşı hep koru!
  • Sorumluluk al: kendine olan güvenini geliştir ve besle.
  • Sana mutlu hissettiren şeyleri, kişileri ve durumları yakala: onları bırakma!
Bunlara ek olarak benim kendime en sık hatırlattığım sözlerden birini şuraya bırakayım, Mahatma Gandhi’nin belki de en ünlü cümlesi:
“Be the change you wish to see in the world.”
“Dünyada görmek istediğin değişimin bir parçası ol.”
Sen bu dünyada nasıl bir değişim istersin ve bundan şikayet etmek yerine olmasına nasıl katkı sağlayabilirsin?
Ne dersin, daha az şikayet daha mutlu hissetmeni sağlayabilir mi?