2018, deney, hayal, konfor alanı!, oylesine, Uncategorized

şifonyer, parametre.

hangi hissinden nasıl besleniyor’dan ziyade ne zaman hangi besin sana yarıyor – fark yaratan o.

en eve hakim annenin dahi içinde ne olduğuna dair yorum yapamayacağı çekmeceler her evde vardır, hatta en az bir tane. bişey aramak için açarsın, mesela bant lazım olur işte hani artık çok kullanılmıyor ya, arada bi öyle gelir zamanı, ara ara bulamazsın, gözün o çekmeceye ilişir, kesin ordadır der bakarsın, küçük pasta mumları, tarihi geçmiş ilaçlar, gözlük camı silme bezi, küçük kalmış silgi filan artık her şey çıkar da o bant ya en sonda çıkar ya da çıkmaz, böyle çekmeceler var ya hani, ben de beynimi farklı büyüklük ve derinlikteki bir sürü böyle çekmeceden oluşan dev bir şifonyer gibi düşünüyorum.

aslında “beynimi” diye bahsetmek doğru mu onu da bilemiyorum, bilincimi veya bilinçaltımı mı demeliyim ki, çok hakim değilim bu konulara maalesef, daha doğrusu biraz biliyorum da, doğru kullanıma karar verecek kadar değil.

ne ararken ne bulacağım hiç belli olmuyor.

gün içinde nereden ne çıkacağı belirsiz, bazı raflar ulaşım imkansız, ancak bir destek gerekiyor, bazıları o kadar tozlu ve altta ki açmak kesinlikle istemiyorsun ama bunların içinde ne olduğunu az çok biliyorsun/hatırlıyorsun. birini düzenlerken oradaki fazlalıkları koyacak yer bulamayıp başka bir yere yığıyorsun, hatta bazen sıkıştırıyorsun, sonra unutuyorsun, “ya bunda ne vardı acaba” diyerek çekmeceyi açmanla içindekilerin bir anda etrafa saçılarak çıkması bir oluyor.

sonra yine topla toplayabilirsen.

benim durum biraz şöyle aslında, çağrışımlarımı kontrol edemiyorum, bazen o kadar hızlı bir düşünce zinciri oluyor ki o noktaya nereden geldiğimi ben bile tam takip edememiş oluyorum, anlatabildim mi?

şu an bunları yazarken bile kaç kez bir yerlere gittim geldim.

bazen de rüyalarımdaki olaylar hiç gerçekçi olmasa da bana yaşattığı hisler ve sabah uyanınca ağzımda bıraktığı o tat o kadar gerçekçi oluyor ki buna ayrı şaşırıyorum.

beyin ve içerdiği gözle görünür/görünmez her şey tam bir muamma, bu sence de çok ürkütücü değil mi?

bir video var şimdi detaylı tam anlatamayacağım da, atomik boyutta parçaların hareketlerini gözlemliyorlar, gizli kamera ve açık kamera ile çeşitli deneyler yapıp kaydediyorlar ve kamera varken parçaların daha kararlı davrandığını fark ediyorlar. şimdi bunu yanlış anlatıyor/hatırlıyor da olabilirim, öyleyse bir zahmet düzeltirsin.

ama şöyle ki, her şey sürekli bir titreşim ve değişim halinde zaten. değil mi? HER AN, HER ŞEY.

iki koşulu karşılaştırırken aslında değişen o kadar çok parametre var ki, karşılaştırmak ne derece mantıklı ve doğru önce bunu sorgulamak lazım.

böyle düşündüğüm için aslında insanlardaki bir çok değişime karşı çok esnek oluyorum ve bu suiistimal edilen bişey de olabiliyor ama çok da sallamıyorum sanırım, bilemiyorum, belki bu da değişir tabii.

ne diyordum. parametre. o an tek değişen şey o kameraların ortamdaki varlığı gibi olsa bile bilemediğimiz neler var kim bilir, dimi.

bir an düşündüğün şey bir ana uymuyor. bir anki sen ile bir sonraki andaki sen aynı değilsin ki.

bunu dramatize etmeyince hayat güzel. çok da çekmece karıştırmamak lazım ya. Bbraz daha sakin kalmak lazım.

kendime bu ara en çok hatırlattığım şey bu.

artık yıldızlar mıdır ay mıdır mars mıdır nedir bilemiyorum, bu ara ortalık dağınık, çekmeceler karışık.

 

 

2018, deney, dijital, dijital detoks, distopya, gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Telefona Bakmamak İçin Para Veren Uygulama

Evet! Telefon bağımlılığı, dijital detoks vs derken bu da oldu ve İngiltere’de akıllı telefona bakılmayan zamanlar için para biriktiren uygulama çıktı.

tlfbakmama5

Maths Mathisen, Florian Winder, ve Vinoth Vinaya adındaki 3 öğrenci tarafından yaratılan bu uygulamanın çıkış fikri yine öğrencilerin gözlemlerinden ve yapılan araştırma sonuçlarından geliyor. Örneğin Deloitte firmasının bir araştırma sonucuna göre 18-24 yaş aralığı olan ‘millenial’ların akıllı telefon kullanma süresi bir sonraki nesil olan 25-34 yaş aralığından %50 daha fazla. Bu uygulamanın kendi araştırmasına göre ise bir öğrencinin günde akıllı cihazını kontrol etme sayısı ortalama 200!

Bunun üzerine bu 3 kafadar bir araya gelip bir de öğrencilerin okullara her sene ne kadar çok para verdiğini, akıllı telefona bakmaktan ders dinlemediğini ve bu nedenle verimin düşerek okuma süresinin uzadığını vs zincirleme olarak bir araya getirip çözüm olarak Hold adlı bu uygulamayı yaratıyorlar.

tlfbakmama_hold-screens

Uygulamanın kullanılması çok basit: telefona bakılmayan her 20 dakika için 1 puan veriyor. Daha sonra bu puanlar biriktikçe kahve, sinema bileti, okul eşyaları gibi şeyler almak için veya UNICEF’e bağış yapmak için harcanıyor.

Harika bir oyunlaştırma sistemi ile hem içsel motivasyon arttırma hem de pozitif teşvik ile bağlılık yaratmayı sağlayan bu uygulama şu an için sadece Norveç, İsveç ve İngiltere’deki öğrenciler için mevcut. Farklı ülkelere yaygınlaşmak için çalışmalar hızla devam ediyor.

Bu tür uygulamaların çıkması ve çoğalması aslında telefon bağımlılığının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gösterse de bir yandan böyle yaratıcı çözümlere teşvik etmesi belki bir artı olarak sayılabilir.

Siz ne dersiniz? Bu uygulama ülkemizde tutar mı?

2018, deney, hayal, ilham verici, oylesine

eyvallah

en sevdiğim kelimelerimizden biri “eyvallah”. bu sefer ankılgugıl’a değil, tdk‘ya soruyoruz nedir diye:

eyvallah.JPG

güzel, temiz, net, açık. istersen teşekkür ederken, istersen vedalaşırken kullan; ikisine de yakışıyor. hatta ikisinin karışımı gibi bir tat bırakıyor. ya da bana öyle geliyor.

[bu arada, söylemeden edemeyeceğim, gugıl’a yine de “eyvallah” yazdım , ilk sayfada çıkan içeriklerden biri bir sitede serzenişte bulunan hemcinslerimin sorusu: eyvallah diyen birine nasıl cevap verilir??? yapmayın kızlar, allasen, üzülüyorum, yapmayın.]

bir kaç sene önce bir dönem, ankara’da ikamet eden ailem beni bir kaç gün ziyaret için istanbul’a gelmişti. kahvaltı ediyoruz, ondan bundan konuşuyoruz, konu nereden nereye nasıl geldi hiç hatırlamasam da babamın “sizin neslinizde ilişkileri yönetemiyor oluşunuzun temel sorunu kimseye ve hiç bir şeye eyvallahınız yok, her şeye her an ulaşabiliyorsunuz, istediğiniz gibi yaşayabiliyorsunuz, hayatınızda olacak herhangi bir kişinin sizi en ufak üzmesine veya yormasına dayanamıyorsunuz” cümleleri aklıma kazındı.

eyvallah babacım, sağ ol.

sonrasında, hem bu söylediklerinin üstüne düşündüm, hem de bunu yakın bir kaç arkadaşımla paylaştım. paylaştığım arkadaşlarımla birlikte genelde bu konuşmalardan sonra başımızı aşağı yukarı bir kaç kez sallayıp “evet abi hakkaten” dedikten sonra işimize gücümüze döndük tabii, ne yapalım?

şimdi bu tespit nereye çekersen oraya gidebilir, hangi gözle bakmak istersen öyle görebilirsin, hayatta bir çok şeyde olduğu gibi. o nedenle aslında olumsuz algılamadan, “nasssı yaaa ben çok şükrederim tamam mı” filan demeden, sakin sakin incelersek, parça parça bakarsak, yerinde bir tespit olduğunu fark edebiliriz.

şimdi şöyle ki, eğer zaten kendi ayakları üzerinde durabilen bir bireysen, öyle ya da böyle bunda ailenin etkisi çok büyük, aslında zaten bir şekilde sen buna evrilmişsin, bir şekilde yetişmişsin. şu an bu koşullarda, bu ülkede ve özellikle de bu şehirde bunu başarmak gerçekten kolay değil. ve gündelik hayata sığdırdığın en ufak şeyler birike birike seni o kadar yoruyor ki, gerçekten de oraya +1 birim bile zorluk almak istemiyorsun, alacaksam değsin diyorsun, değmesine karar verme mekanizman ise deneyim ve zamanla şekilleniyor; değişiyor. 5 sene önce “kendinden vererek” çok ciddiye alarak yaptığın bir aktivite seni şu an “o kadar da” beslemiyor olabilir, şu an o kadar çok zaman ayırmak istemiyor olabilirsin, bu çok normal, bunu da doğal karşılamak lazım. zaman geçiyor, hayat değişiyor, koşullar çetinleşiyor, sen yaşlanıyorsun, 9-6 hayatına tutunmak güçleşiyor, kendinden ve zamanından vermek gittikçe zor bir karar oluyor. burada önemli olan şey bu yorgunlukların seni gelişimden ve değişimden uzaklaştırmaması, kendini bırakmaman. bu bile zor, dimi?

 

insanlar dersen, o kısım herkes için ekstra değişken dengeler üzerine kurulu. gerçekten bilemiyorum hacı. ilişki yönetimi konusunda başarılı bir insan değilim, olamadım. bir dönem hayatımda olup şu an olmayan kişiler bir araya gelse çift kale maç yaparlar. ben de tek başıma tek seyirci izlerim. izler miyim? yok ya ne izlicem, izlemem. ona zaman mı ayırcam? hani o “en sevdiğim kişi çemberi” bir çok insanda çok erken oturuyor ya, bende öyle olmadı işte, daha hala da oturmadı sanırım? bunda tek çocuk olmamın etkisi var mıdır sence? bence vardır, çok net. ama onu başka zaman konuşuruz. dağıtmayalım, dağılmayalım.

manitacılık işleri dersen, orada da gerçekten mutsuzluğa ekstra karşıyız, farkında mısın? hani yakın arkadaşının modu düşük olsa bi kadeh rakı içip biraz behzat ç. filan izleyip yutub’da ertesi sabah baktığında çok net bir kalite düşüş grafiği gösterecek history hazırlamak üzere sertab’larla sezen’lerle filan başlayıp nereye gidersin bilmem. manitacılıkda mutsuzluk mu, moral bozukluğu mu? OH NO! öyle bişey asla olamaz. manitanla iletişimin iyiyse yukarıdaki algoritmayı onla da uygularsın, bak ona eyvallah, ama biraz daha başlardaysan filan, “üf bu suratı mı çekicem be” filan modlarına anında geçiş oluyor. belki de nice ilişki beraber yutub’da hakan taşıyan filan izleyemeden bitiyor, yazık değil mi?

arabeskimages

yani demem o ki, temel sorun mudur değil midir, birbirine eyvallahı olmak nedir ne değildir, işte bunlar hep kişisel, bunlara bir cevabım yok; ama yine de biraz elini taşın altına sokmak, biraz daha sabırlı ve anlayışlı olmak, biraz durup düşünüp duruma ve kendine dışarıdan bakmak, “neden ben” isyanından önce “bu da oldu abi eyvallah” demek, bunlar ne olursa olsun sana pozitif dönecek ve daha doğru karar almanı ve kendini daha iyi tanımanı sağlayacak. bu sağladığı şeyler de birbirini besleyerek seni ilerletecek ve geliştirecek zaten, öyle değil mi?

al bakalım bi derin nefesssss…..

hadi eyvallah.

not: kapak görseli güzelkelimelerdükkanı’ndan (kalp).

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.

2018, facebook, filmora, instagram, messenger, snapchat, sosyal medya, twitter, whatsapp, youtube

2018’DE SOSYAL MEDYA DÜNYASINI NELER BEKLİYOR?

En kolay kullanılan video düzenleme uygulamalarından biri olan Filmora, bu sene de son bir kaç senedir yaptığı gibi 2018’de sosyal medya dünyasının tahmin edilen kullanım oranlarını bir infografik ile derlemiş.

AI (artificial intelligence – yapay zeka) ve AR (augmented reality – arttırılmış gerçeklik) gibi teknolojinin gelişme ve yayılma hızını göz önünde bulundurunca önümüzdeki senelerde neler görebileceğimizi tahmin etmek gittikçe zorlaşsa da Filmora’nın bu konuda genel anlamda başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Video kullanımı gittikçe artacak. Facebook, Snapchat, Instagram ve Twitter video kullanımına yönelik yatırımlarına devam edecek.

Video kullanımına ek olarak canlı yayın paylaşımları artmaya devam edecek. Facebook canlı videolarının normal videolardan 3 kat daha uzun süre izlendiği göz önünde tutulursa videonun gücü ve önemi daha iyi anlaşılabilir.

Snapchat’ten sonra Instagram, Facebook ve hatta Whatsapp’a kadar gelen “hikaye paylaşımı” artacak ve daha efektif kullanılacak.

AR dünyasının yaratıcı ve inovatif yönleri hayatımızda daha çok yer alacak.

Chatbot ve AI kullanımı sayesinde markaların müşterileriyle daha iyi bir bağ kurması sağlanacak ve anlık iletişim artacak.

“doğuştan dijitalciler” olarak bilinen, 1995 – 2012 arasında doğan Z jenerasyonu kullanımı çok etkileyecek ve aslında en çok onların eğilimi oranları belirleyecek.

Tam bir Türkçe karşılığı olmayan fakat “etkileyen pazarlaması” gibi çevrilebilir bir terim olan  “influencer marketing” yatırımları artışta olacak. Bu yöntem ile markaların çok iyi etkileşim oranlarına çıktığı ortada.

Bir çok uygulama için o uygulamaya akıllı cihazdan erişim oranı masaüstünden erişim oranından daha fazla. Bu artışa devam edecek ve tabii buna paralel olarak akıllı cihaz kullanan insan sayısı da gittikçe artacak.

Sosyal mecralardan mesajlaşmada ise yine Whatsapp zirvede. Onu Messenger ve Wechat izliyor.

Yukarıdaki linklerde yer alan bilgileri derleyip kendi verilerini de ekleyerek sosyal medya dünyası için “2018 falı” oluşturan Filmora tahminlerinde ne kadar doğru çıkar bekleyip göreceğiz fakat ne olursa olsun bu pazarın gittikçe büyüdüğü bariz bir şekilde gözüküyor!

Sizin tahminleriniz nasıl?