farkındalık, hayal, ilham verici, mindfulness, mutlu, oylesine, saadet :), Uncategorized, yoga

* y o g a *

surfboard
Gökçeada’da windsurf sonrası tahtada esnemece, Ağustos 2016.

2015 yılından bu yana 21 Haziran Dünya Yoga Günü olarak kutlanıyor.

deliye her gün yoga!

çok eskilerden değil – hatta yeni dönem diyebileceğimiz bir eğitmenin (Jason Crandell) güzel bir cümlesini şuraya koyayım:

Yoga is the perfect opportunity to be curious about who you are.

diyor ki, yoga kim olduğun konusunda meraklı olmak için en iyi fırsattır.

gezmeye ve eğlenmeye düşkün geçen uzun senelerden sonra üniversite 2.sınıftayken biraz daha sağlıklı yaşamak istedim ve “pilates” diye bir sporun varlığını öğrendim. şans ki okulumda fakültenin yanındaki binanın üst katı spor salonu ve bu tür dersler için ayrılmıştı ve Ankara’daki en iyi pilates eğitmenlerinden biri orda gönüllü olarak ders veriyordu. sanıyorum bu dediğim 2006 – 2007 olmalı… (koş Sevim yaş ortaya çıkıyor) (“koş Sevim” esprisinden bile çıktı ya şimdi) (neyse devam edeyim) ben o dönemde bu işi çok sevdim ve haftada 2-3 gün okulda bu derslere gitmeye başladım. araya yaz tatili girdi, ben yine de bunu bırakmamak için o zamanlar şimdiye göre gerçekten kısıtlı olan internet aleminden videolar bulmaya çalıştım, gidip kendime “pilates topu+kitap+cd” seti filan alıp aylık harçlığımın yarısını verdim, yol gösterecek kimse veya etrafımda bunla ilgilenen birileri de yokken ben tüm bunlara direnerek kendime bir pratik düzeni oluşturmaya uğraştım. yazlığa gittik, mat filan yok yanımda, iki – üç havlu üst üste koyup orada pratik denemeleri yaptım. sabah uyanınca kahvaltıdan önce 1 saat matın üstünde zaman geçirip öyle kendime geliyordum. ki düşün, şu an bunu yapamıyorum! gençlik işte.

neyse.

derken bir sabah ben yine internette video ararken bir yoga videosuna denk geldim. biraz denedim, baktım, e güzel bu dedim, arada da bundan yapayım. yogayla ilk tanışmam öyle yani, “online”!

zaten sonra son sınıf, okul bitti. okul bitmeden başvurduğum ve girmek için çok çabaladığım işim için mezuniyetten 1 ay sonra Istanbul’a yerleşmem gerektiği ortaya çıktı ve apar topar kendimi burada buldum. bu da 2008.

o arada bir süre biraz flu. ilk defa kendi evim, işim, değişen çevrem, hayatım, Ankara’ya geliş gidişlerim falan, oraları bir ara belki anlatırım. aradan bir süre geçti, içimden bir ses “bişeyler yapmalısın” diyor, ama yapmıyorum.

Bali Temple
Bali’de şahane bir temple’dan bir kare. 2014 Şubat.

YogaŞala ile tanışmam da o dönemde benim için bir şans. bir gün bakıyorum ne yapsam ne etsem, o ara YogaŞala’yı gördüm. akşam 19:30, Nişantaşı’nda ders var. ben de Mecidiyeköy’de oturuyorum. iş yerim Levent’te. çok rahat giderim ben buna dedim. ve bu şekilde oradaki ilk dersime gittim. ilk dersimin Ürün Kurtiç ile olması da ayrı bir şanstı. al bu da 2009.

bu şekilde bu sonsuz yola girmiş oldum…

fiziksel zorlanmaların yanı sıra zihinsel ve içsel de beni bu kadar etkileyeceğini asla tahmin etmediğim bir yolculuk başlamış oldu.

bir süre sonra ilk kişisel matımı aldım.

bak bu çok basit bişey gibi gelebilir, ama yogaya başlayan biri için mihenk taşlarından biri o ilk kişisel matın alındığı gündür! 🙂 deneyim ve gözlemle sabit bilgi.

zamanla düzenim yavaş yavaş değişmeye başladı. hangi derslere gidebilirim diye bakıp kendime ona göre bir haftalık çizelge çıkarıyordum. insanlara biraz anlatıyorum filan, ilgilenen var ilgilenmeyen var. yoganın bir çok çeşidi var. bir kere bir arkadaşıma bahsettim, YogaŞala şöyle iyi böyle tatlı filan, kız gitti akşam derse, kundalini yoga dersine girmiş, daha ilk ilk yoga dersi, o derste de biraz farklı çalışmalar yapılır, ertesi gün şaşkın bir şekilde anlatıyordu 🙂

zamanla oldukça kalabalık bir “yoga cv”si oluşturmaya doğru giden (ve hala devam eden) bu harika dönüşümün ilk tohumları o zamanlarda atılmaya başladı. o kadar farklı bişey ki zaten, bir çok eğitmen ile çalıştıkça bir çok farklı bilgi senin sistemine bir şekilde yerleşiyor fakat farkında olmuyorsun. ya da söylenen 10 tane şeyin 10’u da aklında aynı berraklıkla kalmıyor olabilir. ama bir şekilde bir yerlerde bir anda pat! gelebiliyor. yogoselin (4)

yoganın benim hayatımda o kadar etkisi oldu ki; nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum.

bu düzlemde yolumun kesiştiği herkese, her olaya, her söze, her görüşe şükür.

“farkındalık” kelimesi son dönemlerde çok kullanılıyor; her türlü ortamda herkesin dilinde, sen de duymuşsundur sıkça. yoga gerçekten bunu sana dolu dolu hissettirecek yegane yöntemlerden biri. “birlik, beraberlik” de benzer şekilde. düşün, öyle bir pratik ki bu, yolun tamamen sana özel ve kişisel ama bir şekilde paylaştığın bir sürü kişi var!

içimdeki yoga aşkı ile birlikte bilgilerimi daha derinleştirme arzum ve öğrendikçe daha çok kişiyle paylaşma hevesim de alevlendi ve eğitmelik eğitimlerine gitmek gündemime bu şekilde girdi. ilk eğitmenlik eğitimimin ilk günü. ilk kez bir araya geldik. sevgili Alexis‘in ilk sorusu: “burada olma amacınız ne?“. düşünmeden cevabım: “bu hayatta neden var olduğumu eskiden beri merak ediyorum ve bu cevap neyse buna yaklaşmak veya bunu bulmak için yoganın bana yol göstereceğini düşünüyorum, o nedenle buradayım.”

ilk yoga evim YogaŞala’da yarı zamanlı ve gönüllü olarak eğitmen olmam da bu eğitimden bir süre sonra başladı ve hala devam ediyor.

bu seneler içerisinde bir sürü sakatlık ve ardından gelen uzun süreli iyileşme çalışmalarında yine beni kurtaran şey yoga oldu. aynı zamanda kişisel hayatımda yaşadığım tüm olaylarda da yoganın bendeki öğretileri benim bir çok şeyi daha rahat atlatmamı sağladı.

çok eğitime, workshop’a, kampa gittim; çok değerli bir çok eğitmen ile çalışma imkanım oldu.

ben, Richard Freeman ve Pınar.
ben, Richard Freeman ve Pınarım. Viyana – Ekim 2015.

çok insanla tanıştım, kaynaştım, uzaklaştım; ama bir araya gelince sanki hiç uzaklaşmamışım gibi sarıldım, dertleştim, ağladım, güldüm, eğlendim, gözüm kapalı güvendim, güvenmedim, anlattım, sakladım, saklandım. kendimle ilgili çok şeyle yüzleştim, yüzleşemedim, korktum, kaçtım, üzerine gittim, üzerime gittim.

ve bunlar daha bu sonsuz okyanusta ayak ısıtma çalışmaları. ayak bile değil, belki parmak ucu.

herkesin kendi hayat çemberinde burada olma süresi ve nedeni farklı.

benimkinin ne olduğu kafamda az çok şekillense de, hiç bir şey için zorlamamayı ve “bırakmayı” ben yogadan birebir öğrendim.

yoga benim en büyük eğitmenim, kendime aynam, nefesim.

paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça güçlendiren.

iyi ki, iyi ki.

kiss my karma
Chris Chavez ile Sabancı Müzesi bahçesindeki yoga etkinliği sonrası, Eylül 2016.
2018, deney, hayal, konfor alanı!, oylesine, Uncategorized

şifonyer, parametre.

hangi hissinden nasıl besleniyor’dan ziyade ne zaman hangi besin sana yarıyor – fark yaratan o.

en eve hakim annenin dahi içinde ne olduğuna dair yorum yapamayacağı çekmeceler her evde vardır, hatta en az bir tane. bişey aramak için açarsın, mesela bant lazım olur işte hani artık çok kullanılmıyor ya, arada bi öyle gelir zamanı, ara ara bulamazsın, gözün o çekmeceye ilişir, kesin ordadır der bakarsın, küçük pasta mumları, tarihi geçmiş ilaçlar, gözlük camı silme bezi, küçük kalmış silgi filan artık her şey çıkar da o bant ya en sonda çıkar ya da çıkmaz, böyle çekmeceler var ya hani, ben de beynimi farklı büyüklük ve derinlikteki bir sürü böyle çekmeceden oluşan dev bir şifonyer gibi düşünüyorum.

aslında “beynimi” diye bahsetmek doğru mu onu da bilemiyorum, bilincimi veya bilinçaltımı mı demeliyim ki, çok hakim değilim bu konulara maalesef, daha doğrusu biraz biliyorum da, doğru kullanıma karar verecek kadar değil.

ne ararken ne bulacağım hiç belli olmuyor.

gün içinde nereden ne çıkacağı belirsiz, bazı raflar ulaşım imkansız, ancak bir destek gerekiyor, bazıları o kadar tozlu ve altta ki açmak kesinlikle istemiyorsun ama bunların içinde ne olduğunu az çok biliyorsun/hatırlıyorsun. birini düzenlerken oradaki fazlalıkları koyacak yer bulamayıp başka bir yere yığıyorsun, hatta bazen sıkıştırıyorsun, sonra unutuyorsun, “ya bunda ne vardı acaba” diyerek çekmeceyi açmanla içindekilerin bir anda etrafa saçılarak çıkması bir oluyor.

sonra yine topla toplayabilirsen.

benim durum biraz şöyle aslında, çağrışımlarımı kontrol edemiyorum, bazen o kadar hızlı bir düşünce zinciri oluyor ki o noktaya nereden geldiğimi ben bile tam takip edememiş oluyorum, anlatabildim mi?

şu an bunları yazarken bile kaç kez bir yerlere gittim geldim.

bazen de rüyalarımdaki olaylar hiç gerçekçi olmasa da bana yaşattığı hisler ve sabah uyanınca ağzımda bıraktığı o tat o kadar gerçekçi oluyor ki buna ayrı şaşırıyorum.

beyin ve içerdiği gözle görünür/görünmez her şey tam bir muamma, bu sence de çok ürkütücü değil mi?

bir video var şimdi detaylı tam anlatamayacağım da, atomik boyutta parçaların hareketlerini gözlemliyorlar, gizli kamera ve açık kamera ile çeşitli deneyler yapıp kaydediyorlar ve kamera varken parçaların daha kararlı davrandığını fark ediyorlar. şimdi bunu yanlış anlatıyor/hatırlıyor da olabilirim, öyleyse bir zahmet düzeltirsin.

ama şöyle ki, her şey sürekli bir titreşim ve değişim halinde zaten. değil mi? HER AN, HER ŞEY.

iki koşulu karşılaştırırken aslında değişen o kadar çok parametre var ki, karşılaştırmak ne derece mantıklı ve doğru önce bunu sorgulamak lazım.

böyle düşündüğüm için aslında insanlardaki bir çok değişime karşı çok esnek oluyorum ve bu suiistimal edilen bişey de olabiliyor ama çok da sallamıyorum sanırım, bilemiyorum, belki bu da değişir tabii.

ne diyordum. parametre. o an tek değişen şey o kameraların ortamdaki varlığı gibi olsa bile bilemediğimiz neler var kim bilir, dimi.

bir an düşündüğün şey bir ana uymuyor. bir anki sen ile bir sonraki andaki sen aynı değilsin ki.

bunu dramatize etmeyince hayat güzel. çok da çekmece karıştırmamak lazım ya. Bbraz daha sakin kalmak lazım.

kendime bu ara en çok hatırlattığım şey bu.

artık yıldızlar mıdır ay mıdır mars mıdır nedir bilemiyorum, bu ara ortalık dağınık, çekmeceler karışık.

 

 

ütopya, hayal, mutlu, nostalji, oylesine, saadet :)

a r a f

zaman geçtikçe insan hem daha sık sessizleşiyor, hem de geçmişten gelen anıları eskisi gibi görmezden gelemiyor. ne bileyim, ya da bana öyle oluyor son zamanlarda. zaten ‘yaşlandıkça’ deği de ‘zaman geçtikçe’ demek bile anlamlı, değil mi? bu biraz ufaktan yaş almaya başladığını gösteriyor. hala bu araftayken bu kelime öbeğinin hakkını verebilirim.

çocukluk: bebeklikle ergenliğin arafı.

ergenlik: çocuklukla yetişkinliğin arafı.

yetişkinlik: nerede başlayıp nerede bittiği kişiden kişiye yaşam koşulları ve cinsiyetine bağlı olarak değişen bir dönem. ergenlik ve yaşlılığın arafı demek isterdim esasen ama etrafta sana göre yetişkin yaşta o kadar ergen ve bana göre yaşlı yaşta o kadar yetişkin var ki. ya da bazen bazı insanlarda bazı ciddi olaylar veya travmalar bunları birbirine bir anda karıştırabiliyor veya hızlı atlayış yaptırabiliyor.

yani neyse. heralde bu kavramlar hem iç içe geçmiş hem de oldukça göreceli.

popüler kültüre veya et(n)ik değerlere ait benzer şeyleri hatırladığımız kişileri daha yakın bulabiliyoruz kendimize.

her şey bir an sonra nostaljik oluyor – ve olmaya devam edecek.

yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz, söyleyemediğimiz her sır bir an sonra aslında yok – sadece duygusal olarak etkilerini taşımak var.

bu nedenle bazen bir koku veya birinin bir şey anlatırkenki hissi, bir şarkının ritmi çok farklı yerlere götürebiliyor insanı.

karanfil sokak’ta bir kitabevi var. gizli bir arka bahçeye sahip. gizli diyorum çünkü dışarıdan bakınca böyle bir yer olduğunu görmenin imkanı yok fakat içeri girip ilerleyince şans eseri bir bahçeye çıkılıyor. rahat koltuklar, çok hafif bir müzik ve sıcak içecekler var. ah… rüya gibiydi orada geçirdiğim zamanlar.

karanfilsokak
karanfil sokak

harika bir kız grubumuz vardı. aklımıza estikçe okulu asardık. güvenpark’ta dolmuştan inip okula yürürdük. tabii telefon filan yok… ertesi gün okul asılacaksa bir önceki gün hangi saatte nerede buluşacağımızı kararlaştırırız filan. bazen de ben tek başıma okulu asardım, kimseye de söylemezdim. dolmuştan inince sola doğru yürüsem okul yolu, sağa doğru yürüsem karanfil sokak.

babam sayesinde evde zengin bir müzik arşivi var: klasik müzik, caz, blues… kayıtlardan kasetlere, kasetlerden cd’lere geçiliyor ufaktan. beni de bu konuda eksik bırakmadılar sağolsunlar, bende de bir discman var – çok havalı! müziğe kitaba merak da var. para biriktirip bunlara yatırım yapıyorum. en sevdiğim grup nirvana’nın tüm cd’lerini orijinal almaya söz vermişim filan, böyle şeyler işte… (bkz ergenlik arafı)

nevermndkucukiskenderkapak.jpg

bukowski’yi, küçük iskender’i, umay umay’ı filan okuyorum, en sevdiğim keşifler. altını çize çize, sevdiğim yerleri aklıma kazıma isteğiyle öyle bastırarak çizmişim ki hala izi var kitaplarımda. en sevdiğim şiirlerden biridir hala “bir martıyı ağlattın sen“.

 

işte okulu asıp herkesin okula veya işe gittiği o sabah saatlerinde, discman kulağımda, muhtemelen ramones veya nirvana dinliyorum, insan akış hızının aksine sakin sakin yürüyorum, önce bir bakkaldan çantama atıştırmalık dolduruyorum, sonra o kitabevine giriyorum… uzun uzun geziyorum, beğendiklerimi toparlayıp arka bahçeye geçiyorum. sokağın gürültüsü bir anda kesiliyor, ağaç hışırtıları ve sadece kitap okumak veya sessizce oturmak isteyen her yaş grubundan kişinin geldiği bahçede ben de kendime göre en rahat yeri buluyorum. o kitaplarla geçici yuvama yerleşiyorum (home is where your heart is). bir kaç çay ve oralet eşliğinde orada bütün günü okuyarak ve müzik dinleyerek geçiriyorum, acıktığımda atıştırmalıklarımı yiyorum, hatta orda bir kaç kez uyuyakaldığımı bile hatırlarım – bir şekilde günün sonunda beğendiğim kitaplardan param hangisine yeterse onu alıp huzur içinde eve dönüyorum. ah o huzur… gerçekten, abartmıyorum, yüzümde sakin bir gülümseme ile eve dönebilmekten bahsediyorum!

hayatta her bir araf bir önceki arafın bazı yerlerini zihinde biraz daha silikleştirirken bu yerlere bir sonraki arafta hatırlamak üzere güzel şeyler koymak neden zorlaşıyor? bize mi öyle geliyor?

bazı hisler geçiyor, bazı hisler baki kalıyor.

nereye ve ne kadar süreliğine gidersem gideyim güzel müzik dinleyerek güzel kitap okunan bir ortamı da yanımda götürme ihtiyacım bu yüzden mi acaba?

abartmıyorum ha.

9 buçuk sene önce ankara’dan istanbul’a taşınırken 1 geceyi hangi kitap ve cd’lerimi getireceğime karar vererek geçirmiştim. hiç pişman değilim. en sevdiğim yazar paul auster’ın tüm kitapları şu an benle salonda olmasa çok eksik hissederdim, çok net.

kıtaplık
huzur+

insanların salonda ‘yayıntı’ gözle baktığı kitaplık benim için evin vazgeçilmezi. arada o kitaplık önünde durup eski kitap alıp karıştırmak ve o kitaptan sadece benim alabileceğim o kokuyu almak adeta doğal bir terapi.

önceki araf dönemimde (bkz ergenlik) kitap tartışmak ve takas etmek çok doğalken şimdi kağıt üstü herhangi bişey okuyan birini görünce gözlerim doluyor (bkz teşbih).

hikayeler yazılmalı bence ya. okumuyorsanız da yazın.

hadi eyvallah.

not: kapak fotoğrafı lugat365

mini sözlük (bu sözlükteki mekanlara ait yorumlarım tamamen 2000’li yıllara aittir. belki yaşça küçük biri veya ankara’yı bilmeyen biri denk gelmiştir diyerek açıklama gereği duydum):
karanfil sokak: 2000’lerde ankara’da alternatif takılan ergenlerin çok iyi bileceği, yüksel caddesi’yle birlikte anılan, ister sokakta ister içerilerde takılabileceğin bir özgürlük sokağı.
güvenpark: dolmuşların inme bindirme, insanların genel anlamda buluşma yeri. taksim’de akm önü gibi düşünülebilir jeopolitik konum açısından.
discman: cd-çalar. walkman’in bir üst versiyonu (walkman de kaset-çalar).
cd: compact disc, kasetin bir üst versiyonu.
dolmuş: minibüse benzeyen, belki ondan biraz daha büyük, taksidolmuş ile minibüs arasında bir yerde olan mavi toplu taşıma aracı.

 

2018, deney, dijital, dijital detoks, distopya, gamification, hayal, ilham verici, oyunlaştırma

Telefona Bakmamak İçin Para Veren Uygulama

Evet! Telefon bağımlılığı, dijital detoks vs derken bu da oldu ve İngiltere’de akıllı telefona bakılmayan zamanlar için para biriktiren uygulama çıktı.

tlfbakmama5

Maths Mathisen, Florian Winder, ve Vinoth Vinaya adındaki 3 öğrenci tarafından yaratılan bu uygulamanın çıkış fikri yine öğrencilerin gözlemlerinden ve yapılan araştırma sonuçlarından geliyor. Örneğin Deloitte firmasının bir araştırma sonucuna göre 18-24 yaş aralığı olan ‘millenial’ların akıllı telefon kullanma süresi bir sonraki nesil olan 25-34 yaş aralığından %50 daha fazla. Bu uygulamanın kendi araştırmasına göre ise bir öğrencinin günde akıllı cihazını kontrol etme sayısı ortalama 200!

Bunun üzerine bu 3 kafadar bir araya gelip bir de öğrencilerin okullara her sene ne kadar çok para verdiğini, akıllı telefona bakmaktan ders dinlemediğini ve bu nedenle verimin düşerek okuma süresinin uzadığını vs zincirleme olarak bir araya getirip çözüm olarak Hold adlı bu uygulamayı yaratıyorlar.

tlfbakmama_hold-screens

Uygulamanın kullanılması çok basit: telefona bakılmayan her 20 dakika için 1 puan veriyor. Daha sonra bu puanlar biriktikçe kahve, sinema bileti, okul eşyaları gibi şeyler almak için veya UNICEF’e bağış yapmak için harcanıyor.

Harika bir oyunlaştırma sistemi ile hem içsel motivasyon arttırma hem de pozitif teşvik ile bağlılık yaratmayı sağlayan bu uygulama şu an için sadece Norveç, İsveç ve İngiltere’deki öğrenciler için mevcut. Farklı ülkelere yaygınlaşmak için çalışmalar hızla devam ediyor.

Bu tür uygulamaların çıkması ve çoğalması aslında telefon bağımlılığının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gösterse de bir yandan böyle yaratıcı çözümlere teşvik etmesi belki bir artı olarak sayılabilir.

Siz ne dersiniz? Bu uygulama ülkemizde tutar mı?

facebook, ilham verici, mutlu, oylesine, sosyal medya, twitter

Wikipedia’dan #WeMissTurkey Kampanyası

Wikipedia ansiklopedisine yaklaşık 10 ay önce Türkiye’den erişim engeli geldi ve bu kadar süredir Wikipedia’ya girilemiyor.
Wikipedia bunla ilgili dün gece sosyal medya hesaplarında bir kampanya başlattı. Resmi sosyal medya hesaplarında profil fotoğrafını değiştirip bir de açıklama yapan Wikipedia #WeMissTurkey (Türkiye’yi Özledik) hashtag’ini kullanmaya başladı.

Wikipedia’nın açıklaması şu şekilde:
“Bir sabah uyansanız ve Wikipedia’ya erişemeseniz ne hissederdiniz? Türkiye’de bu olay yaklaşık 10 ay önce yaşandı. Türkiye’de yaşayan 80 milyon insan bir anda Wikipedia’yı okumaktan ve Wİkipedia’ya destek vermekten alıkonuldu. İşte bu yüzden bu hafta boyunca Türkiye ile ilgili bilgiler paylaşacağız.
#WeMissTurkey hastagiyle bize Türk kültürüyle ilgili soruları sorun ve biz de bütün bir hafta boyunca bilgileri güncelleyelim.”
Ayrıca Wikipedia, sosyal medya hesapları için özel olarak geliştirilen çerçeveyi de kullanıcıların kullanmasını istedi.

Wikimedia UK (Birleşik Krallık) hesabı da kampanyaya “Size Türkiye’nin yemeklerini ne kadar sevdiğimizden bahsetmiştik. İşte sevdiğimiz yiyecekler…” şeklinde esprili bir notla katıldı.

wikiuk

Bakalım bu kampanya nasıl devam edecek ve nasıl sonuçlanacak?

2018, deney, hayal, ilham verici, oylesine

eyvallah

en sevdiğim kelimelerimizden biri “eyvallah”. bu sefer ankılgugıl’a değil, tdk‘ya soruyoruz nedir diye:

eyvallah.JPG

güzel, temiz, net, açık. istersen teşekkür ederken, istersen vedalaşırken kullan; ikisine de yakışıyor. hatta ikisinin karışımı gibi bir tat bırakıyor. ya da bana öyle geliyor.

[bu arada, söylemeden edemeyeceğim, gugıl’a yine de “eyvallah” yazdım , ilk sayfada çıkan içeriklerden biri bir sitede serzenişte bulunan hemcinslerimin sorusu: eyvallah diyen birine nasıl cevap verilir??? yapmayın kızlar, allasen, üzülüyorum, yapmayın.]

bir kaç sene önce bir dönem, ankara’da ikamet eden ailem beni bir kaç gün ziyaret için istanbul’a gelmişti. kahvaltı ediyoruz, ondan bundan konuşuyoruz, konu nereden nereye nasıl geldi hiç hatırlamasam da babamın “sizin neslinizde ilişkileri yönetemiyor oluşunuzun temel sorunu kimseye ve hiç bir şeye eyvallahınız yok, her şeye her an ulaşabiliyorsunuz, istediğiniz gibi yaşayabiliyorsunuz, hayatınızda olacak herhangi bir kişinin sizi en ufak üzmesine veya yormasına dayanamıyorsunuz” cümleleri aklıma kazındı.

eyvallah babacım, sağ ol.

sonrasında, hem bu söylediklerinin üstüne düşündüm, hem de bunu yakın bir kaç arkadaşımla paylaştım. paylaştığım arkadaşlarımla birlikte genelde bu konuşmalardan sonra başımızı aşağı yukarı bir kaç kez sallayıp “evet abi hakkaten” dedikten sonra işimize gücümüze döndük tabii, ne yapalım?

şimdi bu tespit nereye çekersen oraya gidebilir, hangi gözle bakmak istersen öyle görebilirsin, hayatta bir çok şeyde olduğu gibi. o nedenle aslında olumsuz algılamadan, “nasssı yaaa ben çok şükrederim tamam mı” filan demeden, sakin sakin incelersek, parça parça bakarsak, yerinde bir tespit olduğunu fark edebiliriz.

şimdi şöyle ki, eğer zaten kendi ayakları üzerinde durabilen bir bireysen, öyle ya da böyle bunda ailenin etkisi çok büyük, aslında zaten bir şekilde sen buna evrilmişsin, bir şekilde yetişmişsin. şu an bu koşullarda, bu ülkede ve özellikle de bu şehirde bunu başarmak gerçekten kolay değil. ve gündelik hayata sığdırdığın en ufak şeyler birike birike seni o kadar yoruyor ki, gerçekten de oraya +1 birim bile zorluk almak istemiyorsun, alacaksam değsin diyorsun, değmesine karar verme mekanizman ise deneyim ve zamanla şekilleniyor; değişiyor. 5 sene önce “kendinden vererek” çok ciddiye alarak yaptığın bir aktivite seni şu an “o kadar da” beslemiyor olabilir, şu an o kadar çok zaman ayırmak istemiyor olabilirsin, bu çok normal, bunu da doğal karşılamak lazım. zaman geçiyor, hayat değişiyor, koşullar çetinleşiyor, sen yaşlanıyorsun, 9-6 hayatına tutunmak güçleşiyor, kendinden ve zamanından vermek gittikçe zor bir karar oluyor. burada önemli olan şey bu yorgunlukların seni gelişimden ve değişimden uzaklaştırmaması, kendini bırakmaman. bu bile zor, dimi?

 

insanlar dersen, o kısım herkes için ekstra değişken dengeler üzerine kurulu. gerçekten bilemiyorum hacı. ilişki yönetimi konusunda başarılı bir insan değilim, olamadım. bir dönem hayatımda olup şu an olmayan kişiler bir araya gelse çift kale maç yaparlar. ben de tek başıma tek seyirci izlerim. izler miyim? yok ya ne izlicem, izlemem. ona zaman mı ayırcam? hani o “en sevdiğim kişi çemberi” bir çok insanda çok erken oturuyor ya, bende öyle olmadı işte, daha hala da oturmadı sanırım? bunda tek çocuk olmamın etkisi var mıdır sence? bence vardır, çok net. ama onu başka zaman konuşuruz. dağıtmayalım, dağılmayalım.

manitacılık işleri dersen, orada da gerçekten mutsuzluğa ekstra karşıyız, farkında mısın? hani yakın arkadaşının modu düşük olsa bi kadeh rakı içip biraz behzat ç. filan izleyip yutub’da ertesi sabah baktığında çok net bir kalite düşüş grafiği gösterecek history hazırlamak üzere sertab’larla sezen’lerle filan başlayıp nereye gidersin bilmem. manitacılıkda mutsuzluk mu, moral bozukluğu mu? OH NO! öyle bişey asla olamaz. manitanla iletişimin iyiyse yukarıdaki algoritmayı onla da uygularsın, bak ona eyvallah, ama biraz daha başlardaysan filan, “üf bu suratı mı çekicem be” filan modlarına anında geçiş oluyor. belki de nice ilişki beraber yutub’da hakan taşıyan filan izleyemeden bitiyor, yazık değil mi?

arabeskimages

yani demem o ki, temel sorun mudur değil midir, birbirine eyvallahı olmak nedir ne değildir, işte bunlar hep kişisel, bunlara bir cevabım yok; ama yine de biraz elini taşın altına sokmak, biraz daha sabırlı ve anlayışlı olmak, biraz durup düşünüp duruma ve kendine dışarıdan bakmak, “neden ben” isyanından önce “bu da oldu abi eyvallah” demek, bunlar ne olursa olsun sana pozitif dönecek ve daha doğru karar almanı ve kendini daha iyi tanımanı sağlayacak. bu sağladığı şeyler de birbirini besleyerek seni ilerletecek ve geliştirecek zaten, öyle değil mi?

al bakalım bi derin nefesssss…..

hadi eyvallah.

not: kapak görseli güzelkelimelerdükkanı’ndan (kalp).

2018, ütopya, deney, distopya, hayal, ilham verici, konfor alanı!, madde madde, oylesine, Uncategorized

herkesin distopyası da ütopyası da kendine

sanki hayatımız güllük gülistanlık, her şey on numara beş yıldız, ütopik lokasyonlarda efsane gün batımını nefis longdrinkler eşliğinde yudum yudum izliyoruz da, distopya çıktı bir de. bir o eksikti, o da geldi. zaten az kelimeyle günü idare ediyoruz, bir de şimdi distopya ile uğraşıyoruz.

neymiş peki distopya, ankılgugıl ne diyo?

distopia

kısaca:

her şeyin tatsız, sevimsiz veya kötü olduğu hayali bir mekan veya durum.

yani… “hayali” kelimesini çıkar, bizim ülke işte.

oralara girmiyim şimdi dimi, evet.

dystopia = dys + utopia diye bir denklem de göstermiş. wikipedia’da utopia şöyle tanımlanmış: “A utopia is an imagined community or society that possesses highly desirable or nearly perfect qualities for its citizens. An example is heaven.” yani:

içindekiler için neredeyse kusursuz özelliklere sahip bir topluluk veya ortam.

örnek: cennet.

hayaller VS hayatlar gibi bir nevi.

ya da, ne bileyim,

mesela avustralya ütopya, bizim ülke distopya.

şimdi ülkeli güncelli konulara girmeyeyim, boğazıma öküz oturmuş hissi var fonda hep, asabım bozuk, hangimizin değil ki, bilmiyorum işte hangimizin değil???

hayır, izlerken veya okurken belki bi 5 sene önce “yok artık” diyeceğimiz olasılıklara şu an “olmaması için bi neden yok” gibi bakıyoruz. ürkütücü, dimi?

yani hem ülke olarak hem genel anlamda…

aslında bu kavramlar çok eskiden bu yana – bir kaç yüz senedir – literatürde olmasına rağmen son senelerde daha da gündeme geldi: teknolojik gelişmeler, yapay zeka, giderek akıllılaşan robotlar, tüm bu gelişmelere insanın dışsal ve içsel tepkisi… tüm bunlar ve fazlası gelecek için farklı senaryolar üretmemize neden oluyor. üretmemiz dediysem sen ben değil, işte bazı yazarlar, senaristler ve araştırmacılar filan. son senelerde konu iyice gündemde diye bazıları da b.kunu çıkarıyor artık.

netflix’i netflix yapan distopya zaten. bi de bazı dizilerinde “her distopyanın içinde ufak da olsa bi umut vardır”lı mesajlar verirken bazılarında da baya acımasız davranabiliyor. müzik hemen hemen hepsinde aynı, karanlık seviyesi değişken, konular çeşitli. bu arada adamların “tv show” dediği şeye biz “dizi” deyince bi olmuyo ya, nedense “dizi” kavramı hala bana süperbaba’yı filan çağrıştırıyor. orda da az fantastik detay görmedik ha.

hani “olmaması için bi neden yok” modu var ya, ardından şu da gelebiliyor, “abi bunları amerika’da yapıyolardır zaten de biz bilmiyoruz piii”. evet güzel kardeşim, yapıyolardır, sen ben bilmiyoruzdur, ama sen nasıl bu kadar hızlıca kabullendin okuduğun veya izlediğin şeyi, olay hemen bunun zaten yapılıyor olma ihtimaline geliyor?

bi dur, bi sindir.

insan psikolojisinde şu var derler, kendinden daha kötü durumda olan birini görünce elinde olmadan bi karşılaştırma yapar ve kendini iyi hisseder. piii, vay arkadaş. ne çok alt metni var şu teorinin, dimi?

  1. ben zaten kötü durumdayım,
  2. karşımdaki kişi de kötü durumda,
  3. hmm sanırım benden daha kötü,
  4. evet evet, gerçekten kötü 😦
  5. yazık yaaa, canım…
  6. hmmm.. hmmm..
  7. o ben de olabilirdim???
  8. ya ben olsaydım???
  9. offfff ya ne kötü olurdu…
  10. yani aslında ben o kadar da şey değilim ya,
  11. o kadar kötü durumda değilim yani,
  12. ŞÜKÜR yine iyiyim ben ya,
  13. baksana neler var abi…

daha da uzatabilirim de, yeter bence anladın sen. hah işte, “şükretme”ye buradan gelmeye meyilli insan beyni buradaki yanlışlığı göremiyor. sen zaten şükret ki, böyle dolambaçlara veya başkası üzerinden şükür primi yapmana ne gerek var?

peki buna bu kadar kolay kanan insan evladı negatiflik akan ve insanın içini öldüren distopik bişeyler izlerken veya okurken neden daha da fazlasını istiyor?

şimdilik yakınımızda olmadığı için olabilir mi? ki bence bu bir yanılsama.

ha bi de şu var; birinin ütopyası başkasının distopyası olabilir ve vice versa.

yani, o yüzden… olduğundan fazla anlam vermek için kasmadan ve gereğinden fazla özen göstermeden, iyi bişey olunca oh negzel ben yaptım kötü bişey olunca abv herkesin derdi benle mi yha moduna girmeden, kendi ütopyanda ve distopyanda neler varsa onları keşfedip besleyerek veya körelterek yaşamaya çalışmak gerekli belki de, bilmiyorum ki.

bir noktada bana öyle geliyor ki, bu iş sende bitiyor, onu diyorum esasen. yani bunu ilk ben demiyorum tabii, mahatma gandhi seneler önce “you must be the change you wish to see in the world” tespitiyle zaten bence unutulmaması gereken bir ödevi tek bir cümleyle taçlandırmış. başka başka sitelerde zaten “hayatını değiştirmeni sağlayacak 12 sabah ritüeli”nden tut da hayatını komple değiştirmiş insanların tuvalet alışkanlıklarına kadar içerik bulabilirsin. o değil de işte, hani başkasından gene esinlen tabii, ama hobi olarak esinlen, çünkü gerçekten herkesin kendi hayatı, sen naparsan yap günün sonunda o yastığa kafayı koyduğunda teksin ve kendinlesin, nasıl bir gün geçirmiş olduğunun tek sorumlusu sensin, şükretmek senin elinde, ütopyana mı distopyana mı + puan koydun – denge ve terazi de senin içinde.

aslında ütopya da distopya da şu an burada, senin kafanda, etrafında; biraz yukarıdan bakarak hangisini besleyeceğine karar verecek akla sahip olma şansını değerlendir, en azından bi düşün. bi kağıt al; yaz, çiz, karala… kimseyle derdin olmasın kendinden başka. kendini kimseyle karşılaştırma. sen kendine bak hacı. yoluna bak. hangi hisle neyi nasıl besleyeceğin tamamen sana kalmış.

dünyanın yaşı

ankılgugıl diyor ki dünya bu yaştaymış. yani. bu koşullarda zaten max 57’yi filan görecek gibiyiz. böyle karşılaştırınca “yohörşöyonlomsoz” demeye gerek de yok; bi şekilde bu hesabı yapabiliyosak bunu yapan da “insan”, keşfetme içgüdüsü sayesinde hayatı renklendiren de, sonradan öğrenilmiş yok etme isteği yüzünden içimizi bitiren de… “acaba neler görcez”, “aiyyy ben gene iyiyim” falanlı düşünce erozyonundansa sen şu ana ve kendi çabana odaklan derim.

distopya da ütopya da şu anda ve burada. uzaklarda arama, farkına var.

bu da burada hem sana hem bana hatırlatma olarak kalsın.

hadi eyvallah.